Tarkovsky Sineması

0
yayınlandı Şubat 4, 2014 by Tugce Busra in Genel
t1

Zerkalo;  1975 yapımı Tarkovsky sinemasının baş yapıtı olarak bilinir. 

Replikleri şiirlerle sanki  yansıma yaparak kulaklarınızdan beyninize nüfus ederken, gözleriniz  Da Vinci’nin tablolarında ki iki temel özellik olan; durumu son derece sakin bir bakışla ele alma ve aynı zamanda tam zıttı duygularla da zihninizde yer alabilme özelliklerinin benzerini yaşarsınız. Tekrar tekrar baktıkça başka bir ipucu gözünüze ilişir.

Sinemanın en temel ögesinin gözlem olduğunu ve Haiku’nun o saf gözlemlerini oldukça çok sevdiğini belirten Tarkovsky bu sebeple olsa gerek bir film için şunları dile getirir;

‘’Film, hayatın dolaysız gözleminden doğar. Bu benim için, filmsel şiirin en doğru yoludur.’’

Başta dediğimiz da vinci tablosu gibi misali için; ‘böğürtlenler önünde genç bir kadının portresi’ adlı tablosu da buna istinaden olsa gerek; babanın savaş sırasında çocuklarıyla buluştuğu sahnede yer alır. Ve başka bir his de gençlik yıllarındaki çocuğun annesinin gelecekte eşi rolünde oynayan oyuncuyla aynı olduğunu gördüğümüzde ki algılarımızdır. Algımızı ve dahi zaman kavramını allak bullak eder zihnimizde yönetmen böylece.

Savaş sahnesi evet çocukluk yıllarında bir de savaş sahnesi yer alır filmde… Bakın kendi ağzından alalım o parça nasıl yer aldı filmde;

’Bir zamanlar, yani filmin çekim çalışmalarına başlamadan yıllar önce, bana acı veren bu anıları kağıda dökmeye karar vermiştim, hemen bir film olması şart değildi. Bir keresinde de savaş yıllarında evlerin boşaltılmasıyla ilgili bir öykü kaleme almak istemiştim, askeri eğitim olayı ana kurguyu oluşturacaktı. Ama bu konunun, uzunca bir öykünün  ya da novella nın ağırlık noktasını oluşturamayacak kadar önemsiz olduğu ortaya çıktı. Bende vazgeçtim. Ama çocukluğumda beni bu denli etkileyen bu öykü bana eziyet etse bile anılarımda yaşamayı sürdürdü, en sonunda filmimim küçük bir epizodu olarak yerini aldı. ‘’

Düşünelim mi az… Acaba bizde neler oldu bitti… Bizim savaş anılarımızda neler olmuştu?  Çocukların zihinlerinde yer alan o sahnelere ne oldu?  O çocuklar büyüdü ve bizlerin dedeleri olan o zihinler neler çekti ve bize bunlar nasıl yansıdı?  Hayır hayır sadece savaşlarımız da değil daha bizler yokken bizim dedelerimizin zihninde yer edenler ve dahi benim öyle bir anım olmasa da hala o zamanların acısını sızısını hissettiğim o anlar…

Zerkalo’da Tarkovsky babası Arseny Tarkovsky’nin şiirlerine oldukça sık yer verir. Filmde replikler neredeyse şiirlerdir. Yavaşlatılan ya da birşeylerin değiştiğini hissettiren bu anlarda özellikle şiirlerin vurgusu yönlendirme olmaksızın izleyiciyi başka diyarlara götürür ve adeta izleyene açık bırakılmış bir kapıdır bu anlar.

‘’ Şiirsel bağlantılar, olağan üstü duygusal bir ortam yaratarak seyirciyi harekete geçirir. Seyircinin hayatı tanıma faaliyetine katılmasını özellikle sağlar, çünkü ne hazır bir sonuç sunmakta ne de yazarın katı talimatlarına dayanmaktadır. Kullanıma açık olan tek şey, canlandırılan görüntülerin derin anlamını bulup keşfetmeye yarayan şeydir. ‘’

Zihninizde ve benliğinizde bu tür etkisi olacak bir film zerkalo. Yaşanmış olaylar sonrasında varılan sonuçları, acılarını, borçlu hissettiği insanları, dönemin kendisindeki etkilerini serer önümüze. Filmde var olan bu tür şeyleri neden seçtiğini anlayabilmek için Tarkovsky’nin şu ifadelerine de göz atmakta yarar görüyorum.

‘’ Sonuçlarla uğraşırken ister istemez kaynağa, yani sebeplere geri döneriz, yani –biçimsel olarak konuşacak olursak-bilincin yardımıyla  zamanı geri döndürürüz!  Ahlaki anlamda da sebep ile sonuç sürekli birbirleriyle yer değiştiren bir bağ oluştururlar. Ve bu durumda insan, ister istemez geçmişine geri  döner.’’

Filmde yoldan sapıp içeriye sırtı dönük bayana yaklaşan adam ve oturdukları çit kırılıp düştükten sonra – evet bence bu düşüş öylesine bir düşüş olmamakla birlikte düştükten sonra- arı vızıltısının sesi yoğunlaşması kulaklarımızda enteresandır  ki adam şunu söyler zaten;

’ Dinle, düştüm ve ilginç bir şeyler buldum. Şu köklere, şu otlara bak. Hiç bu bitkileri merak ettin mi? Şu bitkiler hisseder, bilir, hatta anlarlar… ağaçlar, bu fındık çalılığı…

          O bir kızıl ağaç

          Fark etmez! Biz etrafta koşuştururken ve basma kalıp konuşurken…

Bu içimizdeki doğaya güvensizliğimizden kaynaklanıyor. Her zaman bu

şüphecilik, telaş ve durup düşünecek zamanımız yok! ‘

Fark etmek için düşmek gerek gerçekten de. Başımıza bir şey gelmesi  gerek!  Ve evet dibimizde duran şeylerin gerçekte ne olduğunu fark edemiyoruz ha kızıl ağaç ha fındık ağacı… Doğayı fark etmek, güvenmek, durup düşünmek…  Fark etmez demiş yönetmen; fark etmemeli gerçekten, ya da fark edecekse neden fark etmeli yada ismini bilip hissetmemek mi o ağacı kadının ki gibi yada ismini bilmesen de sadece hissetsen mi doğayı, kulak verebilsen mi adamın düştükten sonra farkına vardığı gibi?

Bazen yanı başında olandan çok dışarıdan gelip bakanlar fark eder ya o misal sanırım adam bilmiyor ismini ama fark etmez! Sonuçta fark etti varlığını ve dinledi ağacı, doğayı…

Burada o adam o tarlada eve yaklaşırken kullanılan bir ifade vardı;

’ Genelde insanları tanırız, Tarlanın ortasında çalıların arkasında belirir belirmez! ‘’

Tavanın dökülüp düştüğü sahnede mevzu direk gerçekliği sorgulattı. İnsanın varsaydığı gerçekler mi yıkılıyordu ve bu gerçeklik duygusu da sanırım inception  filmini hatırlattı orda da rüyanın içinden çıkarken  varsaydığımız gerçekler yıkılıyordu o dünyamızda işte bu sahnede de evet işte gerçekler yıkılıyor dediğim anda ayna da kadının yaşlı halini görüyoruz. Zaman ve gerçeklerimiz. Yine ve yine durup düşünmeye sevkeden hayatta önem verdiğimiz yegane verilerimiz.

Dücane Cündioğlu şunları der gerçekler için;

‘’ Bilmediğimiz gerçekler varmış. Oysa gerçek, zaten bilmediklerimizin adı. ‘’

Biraz ürkütücü ama kim yalan diyebilir? Gerçekleri çıkarmaya çalıştıkça insan gerçek kabul ettiği şeylerin arasında kayboluyor.

Ve necip fazıl üstadın şu dizeleri akla geliyor hemen;

‘’ An oluyor bir garip duyguya varıyorum;
Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?… (1939)
 ‘’

Eğer bir tabusu da yoksa insanın bir şeyi gerçek kabul edecek, işte o zaman yaşam enerjisini kaybetmeye başlıyor. Aslında birçoklarımızda bu boşluğa düşmemek için var kabul ettiği yanlışında ısrar etmiyor mu?  Hatadan dönmek demek bazılarımız için gerçeklerini yok saymak demek.

Madem hakikatlerimiz hakkında şüpheye düşebiliyoruz O’na değilde O’ndan gerçeklere gitmek en dogrusu olsa gerek; bakın üstad bir başka dizesinde de şöyle demiş bunu ifade etmiş sanki,

‘’ Allaha hakikatten yola çıkmak, meşakkat;

Allahtan yola çıkıp varılan şey, hakikat… (1974) ‘’

Aynı şekilde filmde masadaki bardağın izinin geçişini beklerken de aklım o rüya içinde rüya sahnelerine kayıyor. Gerçeği yalandan ayırmak için var saydığımız verilerimiz var. Olmaması gereken şeyi beklemediğimiz yerde görünce şaşakalıyoruz.

Hiç bitmeyecek sandığımız anlarımız ve zamanlarımız ve tek doğruymuş gibi kabullenip telaşla koşturduğumuz gerçeklerimiz… zaman neye tekabül ediyor oysa? Gelecek derken geçmiş derken biz, an neydi biliyor muyduk? Ya da bilsek bile bunu tek gerçeğimiz mi yapmalıydık?  Bilemedim, yine bir şeyler kaşındırıyor zihnimi ama bulup çıkaramıyorum hissi, sadece bilmiyorum.

Zaman için aklıma hemen şu satırlar geliyor sonrasında;

” Stavrogin: …..apolcalyps’te melek, bundan böyle bir zamanın olmayacagını ilan eder.

Krillov : Biliyorum. Orada bu, yoruma yer bıraktırmayacak açıklıkta yer almış.

Bütün insanlar mutluluğa kavuştuğunda da ortadan kalkacak, çünkü  artık gerekmeyecek… çok doğru bir düşünce.

Stavrogin : Peki ama zamanı nereye saklayacaklar?

Krillov : Hiç bir yere, zaman bir eşya mı? Hayır, yalnızca bir düşünce. Zihinlerden silinip gidecek.

Zaman, ben’imizin varlığına bağlı bir koşuldur.  zaman bizi besleyen bir atmosferdir. Varlık ve varlık koşulları arasındaki bağ kopunca, kişi ve onunla birlikte kişisel zaman ölünce, zaman da ölür.’’

Çok derin değil mi? Zamana sıkıştırmaya çalıştığımız şeyler, koşuşturduklarımız esasen hepsi birer kabul. Neyin kabullerine inandırıyoruz kendimizi? Kime göre yaşıyoruz?

Zihnimizdeki fikirlerdir bizleri üzen ya da sevindiren. Düşünsenize o halde biz başkasının kabullerine göre seviniyor ve üzülüyoruz… Çok saçma değil mi sizcede…  Ahh bir daha düşünmeden sevinmeyeceğim de üzülmeyeceğimde diyebilir miyiz peki? Hayır… Ne yazık ki hayır… O halde yapabileceğimiz tek şey fikriyatımızı bu bilinçle doldurmak, bunun farkındalığını hep diri tutmak, yapabildikçe zamanla göreceğiz ki sevindiklerimizde üzüldüklerimiz de değişecek ve olması gereken yere rayına doğru yön bulacaktır diye umut ediyorum.

Evet filmde de dediği gibi ‘’sözcükler yeterli değildir insanların hislerini anlatmaya’’ 3 gündür konuşmadım kimseyle dediğinde telefonda annesine durumu açıklar adeta oyuncu.

Evet bazen sözcüklerle kendimizi ifade edemedikçe benim de bu yazıda sıkça yaptığım gibi yetersiz kaldığını hissettikçe benzeri kelimelere sarılıp, dolduruyoruz cümlelerimizi. Yanilerimiz amalarımız aslındalarımız ardı sıra dizilmeye başlıyor değil mi…

Sadık Yalsızuçanlar’ın bir öyküsünde geçiyordu;

‘’ Bak ağbi edat başlayınca orda bir sorun var demektir.’’

Şuan hatırlayamadığım bir başka yazıda da;  ‘’Ama dan öncesi bir hiçtir! ‘’ diyordu.

Oysa yetersiz bilmelisin ki her şeyi izah edemezsin, bilmesin ki arada durup dinleyebilmelisin sana anlatılanı, doğanın anladıklarını… O halde nedendir bunca çaba bilmiyorum açıkcası, insan bir noktadan sonra sadece hissedeyim ile yaşayım sadece okuyayım ile de yetinmiyor yazayım, anlatayım da istiyor ne yazık ki.

Bir de unutmadan ‘kuş’ metaforu vardı anlayamadığım; açıklayamadığım belki özgürlüğü anlatıyordu ama çocuk giderken sürülürlerken şapkasına konmuş olan kuş adamın hastanedeki yatağında hemen bucağında gözüküyor yeniden ve ardından salıveriliyor. Aslında yakalanırken de kaçmamıştı oysa, Özgürlük demek de olmaz gibi. Salıverilmek özgürlük müdür? Olmamalı bence. O zaman bu başka bir imge daha bizlere sorgulatan ve kendimizde aratan…


Yazar Hakkında

Tugce Busra


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)