ÖNCE İNSAN

0
yayınlandı Şubat 4, 2014 by Nevzat Bayhan in Deneme
soma

İnsan canlı, hayatdar, ruh taşıyan sosyal bir varlık.. Dil ve insan biribirisiz olmayan, birlikte anlam ve değer kazanan muhteşem ikili.. Bu özellikleri doğrultusunda Yatıcısıyla, kâinatla, diğer insan ve varlıklarla iletişim kurma ihtiyacındadır o. İnsanı en mükemmel şekliyle dünyaya gönderen Kendisine lutfedilen dil yeteneği ile diğer varlıklara üstün kıldığından düşünebilme ve muhakeme edebilme, tebrik, tenkit, teşvik etme, düşünce üretebilme, düşüncelerini dışa vurma, bilgi edinme, geçmişini hatırlama,  geleceğine yön verme gibi hususlarda diğer varlıklardan hemen ayrılan bir özelliğe sahiptir. Şayet dil olmasaydı insanlar arasında doğal, duygusal ve ruhsal bağlar kurulması, milletlerin, kültürlerin, medeniyetlerin ortaya çıkması da mümkün olamayacaktı. Çünkü millî hafızayı oluşturan gelenek ve görenekler, dünya görüşü, din, sanat, tarih, millî hatıraların, duyguların ve düşüncelerin, bütün maddî ve manevî değerlerin, topyekûn buluş ve kılışların ortak kaynağıdır dil.

Semavi din kitaplarıyla ezel ve ebed hakkında bilgi edinirken, Orhun Anıtları gibi tarihi kitabelerle geçmişe uzanıyor, Baki, Fuzuli ile hüzünleniyor, Akif’in şiirleriyle coşuyor, Hüseyin Rahmi ve  Tanpınar’ın romanlarında, Anadolu insanının yaşayışı ve değer ölçüleriyle hayret kuşağına geçiyor, Çelebi’lerle geleneklere bir nazar aşkediyor, atasözleri, destanlar ve ozanlarla kültürle yoğruluyor, bunları yaşarken perde arkasında dilin muhteşem gölgesine şahit oluyoruz.

Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle “Kültür eserleri, dilin belli bir yer ve anda donmuş şekilleridir. Bu bakımdan onların abidelerden farkları yoktur… Biz eskiden yaşamış insanların hayat tecrübelerini, inanç ve değerlerini bu eserlerden öğreniriz. Aslında dili hem şekil hem muhtevasıyla inceleyen filolojinin gayesi, insan kültürünü tanımaktır. Fakat bu görüşe ancak dil ve kültür arasındaki bağlantıyı görenler ulaşabilirler.” ( M. Kaplan, Dil ve Kültür)

İNSANIN ONTOLOJİK KARAKTERİ

İnsan ile başlayıp insanla bitecek olan dünya hayatı; insanla güzellik, değer ve anlam kazanır. Yükselmek için bahşedilmiş olan irade, kabiliyet, düşünce ve heyecan, içinde yaşadığı kâinat ve üstünde hayatını geçirdiği dünyayı tanımak ve geliştirmek için merak, araştırma, sanat, estetik ve güzellik aşkı, adalet üzere, dürüst ve insanca yaşamak için vicdan, insaf, adanmışlık, nereden-nereye-nasıl-niçin sorularının cevabına ulaşmak için kalp, zihin, şuur, nihai hedefe ulaşmak için ise değerlerin aydınlattığı bir beyine ihtiyaç var. 

Çünkü halife olarak herşeyin emrine verildiği insanoğlu, çevresinde, dünyasında ve evrenindeki ruhu keşfetmek zorundadır. Kılı kırk yararak adaleti sağlama ve Hakk’a uyma, bahşedilen nimet ve imkânlara şükür ve teşekkür etme, kabiliyetlerinin gelişmesi ve yerli yerinde kullanması için duraksamadan çalışması gerekiyor.

Niyazi-i Mısrî’nin ifadesiyle; “İnsan-ı kâmil olmağa lazım olan irfan imiş.”gerçeğini bilecek irfanın sağladığı ışıkla gönüllere doğmayı bilecektir.

ŞEREFLİ BİR VARLIK OLARAK İNSAN

İnsanın biyopsikososyal sağlığını merkez alan semavi dinlerde muhatap sürekli insan olmuştur. Onun içindir ki insan kelimesi  ve insanın oluşumunda geçirdiği evreni tanımlayan kelimeler Kuran’da tam 65’er kez geçerken 88 ayet de “ey mü’minler” diye başlar..

İnsanın bütün yaratıklar içinde en şerefli olduğunu ve en güzel biçimde yaratıldığını, bütün varlıkların almaktan çekindiği emaneti yüklendiğini, dolayısıyla kullukta kusur etmemesini, takvalı ve adaletli davranmasını, iman etmesi gerektiğini tavsiye ve emir buyurur.


Diğer taraftan her ne kadar kendisini kâinatın hâkimi görse de gerçekte, herşeyin ona ilişmesi, esen yelden bile etkilenmesi, musibet ve düşmanlarla, ihtiyaçlarının bir türlü bitmemesi, hayat yükünün oldukça ağır olması gibi yönleriyle ele alındığında gerçekte “insan zayıf yaratılmıştır.”(nisa 28)

Öyle bir varlıktır ki insanoğlu; nimetler ihsan edildiğinde şakir, çıkarına dokunulduğunda ise haktanımaz bir şaki kesilebiliyor. Bu yönünden dolayı Yüce Yaratıcı; “Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama ellerinin işledikleri yüzünden başlarına bir kötülük gelirse işte o zaman insan pek nankördür.”(şura 48) buyurur. Bu yönüyle gerek yazılan şiirler, gerek yakılan türküler, gerekse de sarfedilen sözlerde bu çıkarcılık revaçtaysa insanlığın hiç de özlenen bir noktada olmadığı rahatça ifade edilebilir..

Çünkü varlıkların en nazenin ve nazdarı olarak yaratılmış olan insanoğlunun bu eğilimlerine aceleciliği ve harisliği de eklenince, toplumda gereksiz tartışma ve çatışmaların vukubulması kaçınılmaz olacaktır. İnatla savunduğu; üstün gelme, öne çıkma, beğenilme, seçilme duygusu insani değerlerde de seviye erozyonuna sebebiyet verecektir.

İSLAM’DA İNSANA VERİLEN DEĞER

Kâinatın en şereflisi olarak donatılıp yaratılan insanoğlunun bu izzetli kimliğini muhafaza etmesi gerekiyor. Onu değerli kılan, ne malı ne güzelliği ne de kuvvetidir. Çünkü insan insan olduğu için, Yaradan’dan dolayı saygın ve değerlidir. Efendimizin ifadesiyle “İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır, Âdem’i de Allah topraktan yaratmıştır”. Dolayısıyla insanın hem aynı atadan gelmesi itibariyle kardeşçe yaşaması, hem de gurura kapılmaması gereken bir varlık olarak toprak gibi mütevazı olması arzu edilmektedir. Bu değerli kılış; onun ana rahminde teşekkül etmesiyle başlar, kendisine, yaratıcısına ve insana saygısı ve sevgisi sürdükçe devam eder.

Bu yaklaşım devam ettiği müddetçe; ırk, dil, din, kültür başta olmak üzere hiç konuda ayrımcılık yapamaz, kendisini yoketmeye çalışan düşmanlarının bile zalimlere karşı hamisi olur, onlar savaşmadıkça savaşa yanaşmaz.

Kişinin dış görünüşünü, kültürünü önemsemeyi bir cahiliye âdeti olarak gören Peygamberimiz; Ebu Zeri Gıfarî’nin Bilâl’i Habeşî’ye  “siyah kadının oğlu” diye hitap etmesini duyunca Ebu Zer’i çağırmış ve “Sende hâlâ cahiliye âdetleri görüyorum” sözleriyle itap etmiştir. Söylediklerinden dolayı büyük pişmanlık duyan Ebu Zer bir yanağını yere koymuş ve: “Bilâl yanağıma basarak üzerimden geçmedikçe buradan kalkmam” diyerek bu konuda tarihte unutulmayacak örnek bir davranış sergilemiştir.

O, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamber olmasına rağmen, Velid B. Mugire ve Ümeyye b. Halef’in de içinde olduğu Kureyş’in ileri gelenlerini ikna etmeye çalışırken Ashâbdan Abdullah İbn Ümmi Mektûm dışardan gelip söze karışarak; “Ya Rasûlallah! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret” der ve bu talebini bir kaç sefer tekrarlar. Kureyş’in inatçı, kibirli bu ileri gelenleri kendilerinin yanında fakir kimselerin bulunup söze karışmasından hoşlanmazlardı. Diğer taraftan tam da hepsi bir aradayken onlara hak ve hakikati anlatma fırsatı bulan efendimiz, Abdullah’ın gelip sözünü kesmesine ve ortamı germesine canı sıkılır, memnuniyetsizliğini belirtir biçimde yüzünü diğer muhataplarına çevirir. Bunun üzerine: “Yanına âmâ bir kimse geldi diye Peygamber yüzünü asıp çevirdi. Ey Muhammed! Ne bilirsin, belki de o arınacak yahut öğüt alacaktı da bu öğüt kendisine fayda verecekti. Ama sen, kendisini öğütten müstağni gören kimseyi karşına alıp ilgileniyorsun. Arınmak istememesinden sana ne! Sen, Allah’tan korkup sana koşarak gelen kimseye aldırmıyorsun…” ayetleriyle Abese suresi iner.

Bir anlık bir yorum farkı olarak algılayacağımız bu hadiseden oldukça etkilenen şefkat peygamberi, her alanda olduğu gibi bu konuda da çok hassastı.  “Şüphesiz Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar… Ne Arab’ın aceme ne de acemin Araba bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır” Diyerek sevenlerini sürekli uyarıyordu.

MEDENİYETSİZ İNSAN, İNSANSIZ MEDENİYET OLMAZ

Antik Yunan ve onun devamı olan Roma’da dünya görüşünde insan o kadar yüceltilmiş ki tanrılar, Yarı Tanrılar ve Tanrılaşmak isteyen insanlar şeklinde sınıflar sözkonusu olmuştu. Daha sonraki asırlar; güçlünün zalimleştiği, fakirin ezildiği, kadınların insandan sayılmadığı bir çağa evrildi.  Medeniyetimizde ise tek olan Allah’ın sonsuz güzel isimlerini üzerinde nakış nakış taşıyan kadınıyla erkeğiyle mükemmelliğe koşan bir beşeriyet doğdu. İnsan-ı Kamil olarak tanımlanan Üstün İnsan; ne antik Yunan’ın tanrılaştırdığı, ne Pagan Roma’nın itibarsızlaştırdığı, ne de Nietzsche’nin bütün nakli ilim ve geleneksel değerleri bir tarafa itip iradeden ibaret gördüğü insandır. Bize göre insan “yaradılmış”ların en şereflisi, Yaradan’ın hem yükümlü tuttuğu kulu hem de kendi suretinde yarattığı halifesidir. (Bakara/30), (Zariyat/56).

Bu medeniyette sadece insan değil mikroskobik canlıdan dev galaksilere kadar herşey gerekli, hünerli ve değerlidir. Onun için dağlar ile taşlar ile Mevla çağrılır, yeşilbaşlı ördeklere benzetilir sevgililer, adı barış olur uçurulur güvercinler, bereket olur susamış gönüllere yağar yağmurlar, sırdaş olur dert dinler sarıçiçekler, sevda taşır telli, allı turnalar, keklik olur seker yavuklular, güzelliğine vurulur delikanlılar ceylanın, sunanın, maralın gözlerine, güzelliğine.

Tepeler dile gelir, dağlar yol vermeyince yalvartır yolcuyu, dereye yakılır türküler, çayları aydınlatır çıralar, Fırat zalim olur sevdiğinden ayırınca, Sakarya destan kesilir boylu boyunca..

Pıtıraklı damlar dostların sohbetlerine gül olur. Gül ile sermest bülbüle döner âşıklar.. Morsalkımlı sokaklarda geceler gündüze döner. Yanaklara döner elmalar, zeytinin rengini alır gözler.. Dudaklara evrilir kirazlar,

Ağrı Dağı’nın eteğinde uçan bir güvercin olur diyar diyar dolaşır sabır seyyahları, kar olur kor gibi yürekleri serinletir ağıtlar..


Yazar Hakkında

Nevzat Bayhan


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)