Eğitim Aldatmacası

0
yayınlandı Şubat 4, 2014 by Sadi Evren Seker in Deneme
mutlulukveyarinlar1-483x450

Yazmanın zor olduğu bir çağda, bütün yazıların yalan olduğunu söylemenin ne faydası var ki?

İşte hepimiz okur yazarız, bize öğretildiği gibi okuyup yazıyoruz. Okur yazar olabilmek ve ne yazacağımızı, ne okuyacağımızı, okuduğumuzu nasıl anlayacağımızı öğrenmek için onlarca ders alıyoruz. Bu kadar dersten sonra biz gerçekten biz miyiz yoksa bize öğretilen kişiler miyiz?

Eğitim aslında bir yoldur, öyle bir yoldur ki başı sonu sorudur. Sormadan öğrenemez insan. Bir kez sormaya başladı mı da ne dersin ne hocanın anlamı kalır, her yer sınıf, her kişi, her olay, her nesne birer hocadır derstir artık. İşte, talebelik, taleple başlar, önce talep etmek gerek ki talebeliğe ilk adım atılsın. Zaten sonra sordukça daha çok öğrenir, öğrendikçe daha çok sorar insan ve bu hiç bitmez.

***

Malum Descartes tarafından savunulan Kartezyen ikilik (cartesian dualism) madde ve ruh arasında bir ikilik kurar. Hatta hepimize belki ilk okul yıllarından Kartezyen uzayın meşhur x ve y koordinat sistemini çizmeyi öğretirler ama bu koordinat sistemlerinin nereden çıktığı ve ne anlama geldiğini kolay kolay söylemezler.

Aslında birisi maddi ve dünyevi olan bu kollardan diğeri ruhani ve manevi boyutu gösterir. Birisinin varlığı, diğerinin varlığına bağlı değildir. Mesela yıllarca tarih sahnesindeki savaşların yıllarını aylarını ezberlemiş olmak, ülkenin buğday rekoltesini ezbere sayabiliyor olmak veya futbol maçlarının sonuçlarını biliyor olmak insana ne kazandırır?

İşte bilginin ne olduğunu bir kere kaybetti mi insan artık kendisini kandırması çok kolaydır. Kendisine bilgi adı altında verileni alır, kendisini ‘biliyorum’ aldatmacasına kaptırır ve sonunda hiçbir şey bilmediğini anladığı güne kadar vaktini boşa geçirip durur.

Oysa ne de kolaydır, insana bilgi diye yutturulana inanması. Bu sahte bilginin sahte yollarında eğitim diye dolaşması, diplomalar alması, sınavlar geçmesi, hatta diğer insanlardan kendisini üstün sanması. Bir de bu kağıt parçası diplomalara yüksek maaşlar verenler çıkarsa keyfine diyecek olmaz.

Peki ne iş yapar bu çok yüksek eğitimli, çok yüksek maaşlı insanlar?

Olmayan oyuncaklarla oynarlar. Mesela çok önemli finans kurumlarının, bankaların yönetiminde, aslında artık kağıt olarak karşılığı bile olmayan elektronik paraları birbirlerinden çalmanın yollarını ararlar. Daha alt kademedekiler güzel ve doğal olanı bozmakla uğraşır. Mesela tarıma el atar genetiği bozarlar, kimyaya el atar kanser yayarlar, basın yayına el atarlar az ama kaliteli olanı çok ama kalitesiz yaparlar. Savaş olmayan zamanlarda rahat ve lüksü arttırırlar.

Aslında bu bozulmuşluk her yerde devam eder. Az ama güzel olanı, çok ama boş yapmak. Bu çokluğu da rahatın içerisinde insanlara sunmak.

***

Mesela ezberden bahsettik. Futbol maçlarının sonuçlarını ezbere sayabilecek bununla yatıp kalkan milyonlar var bugün dünyamızda.

Ezber aslı itibariyle farsça bir kelimedir ve  kişinin bağrından, kalbinden, gönlünden gelen anlamındadır. İngilizcede de ‘by hearth’ ifadesi aynen bu anlamda kullanılır. Kısaca bilginin şüphe duyulmaksızın bilinmesidir. Bilginin beyinden, kalbe inmesidir. Günümüzde lanetlenen bir eğitim sistemi şeklinde gösterilen ‘ezberci eğitim’ aslında kalpsiz/duygusuz eğitimin ta kendisidir. Bilgiyi almayı, sorgulamayı ama sevmemeyi öğretir. Bilgiyi sevmek her aşamada yasak ve hata olarak görülür. Oysaki bu durum ancak öğrenilen bilginin hastalıklı olma ihtimali varsa yapılır. Şayet alınan bilgiye itimat edilmiyorsa o zaman belki o bilgiyi kalp seviyesine indirmenin sakıncaları olabilir. Ama bütün bilgileri şüpheli görmek oldukça sakat ve tehlikelidir. İnsanın itimat edebileceği hiçbir bilgisinin olmaması bir anlamda ruhsal bir hastalıktır da.

***

Eğitimin, çağımızdaki diğer bir problemi de, standartlaştırılmış olmasıdır. Yani insanın özelliklerine ve niteliklerine bakılmaksızın herkese her eğitimin verilebileceği aldatmacasıdır.

Oysaki her insan biriciktir ve her insanı diğer bütün insanlardan farklı kılan, hatta tarih boyunca yaşamış ve yaşayacak olan bütün insanlardan farklı kılan bir özelliği vardır. Çağımızdaki eğitim ise bunu red eder. Çünkü sistemin amacı kendisine iş gücü elde etmektir. Sistem ise kendisini bir kere vasıfsızlık üzerine tanımlamıştır. Yani tüketimde vasıfsızlık, üretimde vasıfsızlık, ve vasıfsız insan.

Bunu yapmanın en kolay yolu ise ‘vasıf’ kelimesinin anlamını değiştirmektir. Kelimenin anlamı aslında, ‘özellik’, ‘nitelik’, ‘hassasiyet’, ‘tabiat’, ‘hususiyet’ anlamlarına gelmektedir. Eğitim sisteminin kazandırdığı vasıflar ise pek de insanın tabiatına, niteliğine göre şekillenen hususiyet arz eden vasıflar değildir ne yazık ki. Mesela aynı eğitim sisteminden aynı mesleği edinen milyonlarca kişi olabilmekte ve bu kişilerin aldığı eğitim, girdiği sınavlar, ve neticede bu kişilerden beklenenler aynı olabilmektedir. Hatta çoğu meslek için ‘yetenek’ gerekliliğinden bahsetmek bile zordur. Artık günümüzde çoğu mesleği neredeyse herkesin yapabileceği savı giderek artmaktadır. Öyleyse, nerede kaldı bu eğitimin kazandırdığı ‘vasıflı iş gücü’. Aslında yapılan işe bakıldığında, eğitimin kabiliyet/yetenek veya yapabilirlikten ziyade mekanik bir yeterlilik anlamına düşürüldüğü görülmektedir.

***

Eğitimin diğer bir problemi ise, farklı alanların karıştırılmasıdır. Mesela ilk okuldan itibaren başlayan bir serüvende, matematik, din, dil, tarih, fizik ve biyoloji gibi çok çeşitli eğitimler bir bireye aynı ‘eğitim’ sistemi ile yüklenmektedir. Oysaki bazı alanların eğitimi bazı özel şartlar gerektirir. Mesela matematik bir sistem içerisinde anlatılabilirken, biyoloji keşfi, fizik deneyi, din yaşamayı, tarih kabul etmeyi dil ise konuşmayı gerektirir. Hepsinin ötesinde bütün bu disiplinlerin birbiri ile karıştırılması büyük tehlike arz eder. Mesela matematikteki bir yaklaşımın fiziğe, fiziktekinin dine, dindekinin tarihe veya tarihtekinin dile uygulanması son derece büyük sakıncalar içerir. Oysaki çoğu eğitim sisteminde yapılan tam da budur.  Hatta bu olay o kadar ileri gider ki, bütün bunları tek bir kişinin anlatmasında mahzur bile görülmez.

Zaten bir sorunda bu değil mi? Anlamayanın anlatması. Mesela felsefe kelime anlamı olarak ‘bilgiyi sevmek’ diye çevrilebilir. Ama bakıyorsunuz günümüzde istisna sayılabilecek örnekleri dışında felsefe anlatanların çoğu o anlattıklarına bırakın sevgi düzeyinde dokunmayı, anlamamış, hayatıyla bağdaştıramamış, sadece duyduğunu nakleden, neticede de felsefe yerine felsefe rivayeti gibi uyduruk bir şeyler anlatan kişiler olarak çıkıyor.

Diğer bir sakınca da olmayana oldun demektir. Düşünün hayatında yılan görmemiş birisi yılanla karşılaşınca ne yapacağını bilemez. Oysaki yılan yakalamada yetenekli, kendisini geliştirmiş bir kişi ne yapacağını bilir. İşte, hayatın ve onca ilmin detaylarını ve kıvraklığını aslında hiç bilmeden hayata atılan ama bir aldatmaca olarak sen ‘eğitimli birisisin’ yalanını yutan birey, ilk karşılaştığı ağır felsefenin, siyasi akımın veya dini etkinin altında kalacak, neyle karşılaştığını bile anlayamadan zarar görecektir. Velev ki karşılaştığı faydalı ve güzel olsun. Öyle ilaçlar vardır ki yanlış kişilere zarar verebilir, yani içtiğinin ilaç olması yetmez, kendisi için doğru ilacı değil yanlış ilacı içerse şifa bulamaz. İşte, olmamış birisine ‘oldun’ telkini de binlerce ilaç mertebesinde şifalı ve bir o kadar tehlikeli fikir ve akımların olduğu bir dünyada bireyin hepsini teker teker deneyerek zarar görmemesi kadar tehlikelidir.

***

Çağımızda ‘eğitim’ derdiniz varsa, önce sormakla başlayın, sorun ve cevap talep edin. Unutmayın, eğitim aslında bir yoldur, öyle bir yoldur ki başı sonu sorudur. Sormadan öğrenemez insan. Bir kez sormaya başladı mı da ne dersin ne hocanın anlamı kalır, her yer sınıf, her kişi, her olay, her nesne birer hocadır derstir artık. İşte, talebelik, taleple başlar, önce talep etmek gerek ki talebeliğe ilk adım atılsın. Zaten sonra sordukça daha çok öğrenir, öğrendikçe daha çok sorar insan ve bu hiç bitmez.


Yazar Hakkında

Sadi Evren Seker


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)