Tercüme

0
yayınlandı Aralık 2, 2013 by Onur Bulbul in Deneme

Şiirde her bir kelimenin manası ayrı ayrı mühim olmakla beraber her kelimenin ahenk unsuru olması şiir nevi (türü) için tercümeyi imkansız kılmaktadır.

Roman ve hikaye gibi nesir nevleri bu açıdan şiirden farklıdır. Roman ve hikayede bir his yahut bir fikir işlenebilir ve tercüme yoluyla his de fikir de başka lisanların karilerine nakledilebilir. Ancak tercüme edilmiş eser yine asıl eser gibi olamaz. Bu yüzdendendir ki tercüme bir eseri okuduktan sonra “ben o kitabı okudum” derken tereddüt ediyorum. Çünkü ben aslında o kitabı okumamışım. Sadece  tercümesini okumuşum. Müellifin fikirlerini öğrenmişim belki ama yarattığı sanat eserini tadamamışım. Bundandır ki çok iyi seviyede yabancı lisan bilmek istiyorum. Belki zamanla öğrenirim.

Son zamanlarda John Steinbeck’in romanlarını okurken düşündüm bunları. Şimdiye kadar hiç yeni tab’dan (baskıdan) yani yeni tercümeden okumadım. Benim okuduklarım ya Varlık ya da Remzi Kitabevi’nin eski tabları. Eski tablardan Gazap Üzümleri ile yeni bir Gazap Üzümleri’ni mukayese etme fırsatım oldu. Eskisinin mütercimi Rasih Güran büyük iş başarmış doğrusu. Ama o yenisi nedir öyle? Tam bir facia. Roman bile olsa sadece içindeki fikri kariye nakletmek tercüme için kafi değildir diye bundan diyorum işte. Gördüğüm kadarıyla eski tercümeler umumiyetle bire bir değil de o manayı verecek Türkçe tabirler yoluyla yapılmış. Ama yenilerde tereddîye (yozlaşmaya) uğramış Türkçenin sesi duyuluyor. Gazap Üzümleri’nin ilk kısmından bir misal, izaha yardımcı olacaktır:

 

Önce Rasih Güran’ın güzel tercümesi:

“Oklahoma’nın bütün kırmızı toprakları ile gri topraklarının bir parçasına son bir iki hafif yağmur düştü. Bu yağmurlar katı toprağı delemedi. Sapanlar küçük derecikler boyunca dolaşıp durdular. Bu son yağmurlar mısırlara çabucak boy attırdı. Yol kenarında yoncalar ve otlar belirdi. Böylece, gri topraklarla koyu kırmızı topraklar yeşil bir örtü altında kaybolmaya başladı.”

 

Şimdi de yeni tab’ın mütercimi Gülen Fındıklı’nınki:

“Son yağmurlar, Oklahoma’nın kırmızı ve gri topraklarının bir bölümüne sessiz sedasız, topraktaki yarıkları daha fazla derinleştirmeden geldi. Sabanlar dere yataklarında gidip geldiler. Son yağmurlar ekinleri çarçabuk dikleştirdi, otları ve çimenleri yol kıyılarına öyle bir yaydı ki, gri ve koyu kırmızı topraklar yeşil bir örtünün altında kaybolmaya başladı.”

 

İki paragrafın her cümlesi için aynı hükmü verebilirim ama en çarpıcı misal koyu yazdığım kısımlar.

 

Dikleşmek, yatan bir şeyin dik hale gelmesidir. Ama mısırlar veya ekinler yatmaz. Onlar yağmurla beraber büyür. Biz buna Türkçe’de boy atmak deriz. Türkçe’de “ekinler dikleşti” cümlesi ucube gibi durur. Lakin dedim ya, şimdiki mütercimler bire bir tercüme ediyorlar ve Türkçe söyleyişi hiç düşünmüyorlar.

Benim asıl diyeceğim şu ki iki farklı tercümenin bediat (estetik) hususiyetleri bakımından bu kadar farklı oluşu ve adeta iki farklı roman gibi durmaları. Bu vaziyet bize tercümenin, eseri ne kadar değiştirdiğini ispat ediyor. Buradan yola çıkarak diyorum ki nesrin tercümesinde bile bu kadar mesele varken şiir tercüme etmek de nedir Allah aşkına?

Cumhuriyet gazetesinin haftalık kitap ilavesinde bir sayfa var. Her hafta orada şiir tercümeleri neşrediliyor. Eminim o kısım çok daha faydalı şekilde istimal edilebilir. Gazetelerin edebiyattan uzaklaşmasına karşı edebi bir köşe bile yapılabilir. Şiir tercümesi boşa yer işgal ediyor.

Şiirin tercümesi olmaz derken bir dilden başka bir dile tercümesini kast etmiyorum sadece. Güzelim beyitlerin dil içi tercümeye tabi tutulmasının da abesle iştigal olduğunu düşünüyorum. Divan şiirinin dili günümüz dilinden farklıdır ama bu farklılık kelimelerdedir. Eğer kari bu kelimeleri bilmiyorsa lügate bakmalıdır ki kelime haznesi de bu vesileyle genişler.

 

Ayağın sakınarak basma aman sultanım

Dökülen mey kırılan şîşe-i rindân olsun

 

Nasıl tercüme edilir bu beyit? Yahut şöyle sorayım: Niçin tercüme edilir bu beyit? Şiirin güzelliği hem manasında hem ahengindeyken ve kâri olarak bizler her ikisini hissederek şiirde tat alıyorken tercümeye kalkışmak cinayet olmaz mı?

 

Misal verdiğim beyitteki şîşe-i rindân tabirinin divan şiirinde dönen şişe’den başka manaları vardır elbette. Meclis geleneğinin bir levazımı olan şîşe-i rindân tercümelerden değil, divan şiiri geleneğinin öğrenilebileceği kitaplardan anlaşılır. Tercüme ise güzelim beyti takur tukur ses yığını haline getirip atmaktan başka bir şeye yaramaz.

Eski kelimelerin öğrenilmesini ve tasrif edilmesini isteyenlerin bundan bilhassa uzak durmaları lazımdır. Beyitlerin altında veya yanında verdikleri paragrafları okutarak divan şiirini sevdirebileceklerine de inanmıyorum. Beyitlerin tadına varmak kendilerini okumak yoluyla olur. Hem neşrolunan divanlarda dil içi tercümeler olmazsa kâri, lügatlere yönelir ve o kelimeleri öğrenir. Unutmamalıyız ki divan şiirinin dili bir Tanzimat, bir Servet-i Fünûn dili gibi ağır değildir. Şimdiki lisanımıza çok yakındır.

 

Bence tezyinatıyla, hattıyla birer sanat eseri olan divanlar aynı özenle ve sanat endişesiyle tab olunmalı, Latin harfinin yanında mutlaka Arap harfli metin de verilmelidir. Divanların tab’ı zamanımızda maalesef çok fena. Pek çok mevzuda olduğu gibi bu mevzuda da İran’dan öğreneceğimiz çok şey var.

 

Hülâsası eserden tat almak için eserin aslını okumak, görmek mühimdir. Tercüme olurken elimizdekinin, bizi eserin aslına ancak yaklaştırabilecek ama eserin kendisine götüremeyecek bir kitap olduğunu bilmeliyiz.

 


Yazar Hakkında

Onur Bulbul


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)