Son Bakış

0
yayınlandı Aralık 2, 2013 by Seydi ALKAN in Öykü

Gel seninle çay sıcaklığında bir sohbet edelim çocuk! Biraz ben anlatayım arada çok sen sor. Çayın tüten dumanı sırdaş olsun bize; ve sen fikir ver bana kirlenmemiş süt kadar ak Hz.meryem gibi pak ruhunla. Bir hikaye anlatacağım sana nedenlerle bekletilmiş bir mektupla sonlandırılan bir hikaye.

 

İki arkadaşın arkadaşlığından bahsedeceğim. Kazanmanın yanında kaybetmenin ne olduğundan bahsedeceğim  mesela. Olmaz denilenin olabileceğini; olduğuyla kalmayıp daha da büyüyebileceğini gösteren bir hikaye. Sessiz bir şekilde gidişin gürültülü bir şekilde dönüşünü anlatacağım bir hikaye. Hani derler ya filmlerde olur böyle şeyler diye. O tarz bir hikaye işte .

 

– Sahi film demişken sen dizi izler misin çocuk ?

– Yok ağabey, tüm gün arkadaşlarımla oyun oynar akşamları da erkenden uyurum.

– Neden izlemezsin, sevmez misin yoksa televizyonu ?

– İzlemedim ki hiç annem izletmezdi yani televizyon zararlı bir şey der kitap okumamı öğütler. Hatta bazen beraber oturur  kitap okuruz! Sürekli kitap okumak iyidir der Annem.

-Haklıymış annen çocuk, zaten anneler hep haklıdır !

 

Hikayeye geri dönelim biz dışında olduğumu düşündüğüm içinde olmaktan korktuğum hikayeye. Hikayeyi öğrendiğimde diz kapağımın liflerini koparırcasına titretip beni halsiz bırakan bir hikaye.

Aslında nasıl başlayacağım nasıl devam edip nerede bitireceğim hiç bilmiyorum ama bu hikayeyi unutamayacağım kesin. Beraber büyüyen iki arkadaştık. Okulun açıldığı hafta ikimizde okula ikinci hafta gittiğimiz için tüm sıralar dolmuş ve ikimize en arkadaki sıra kalmıştı. İkimizde sessiz yapıda çocuklardık, birbirimizle konuşmamız bile zaman almıştı. Gün geçtikçe daha çok görüşüyor okuldan sonra da önlüklerimizi kapının önünde annemize bıraktığımız gibi oyun oynamaya gidiyorduk. Köyün topraklı sahasında karşılıklı konulmuş taşlarla belirlenen çift kale sahalarda beşe beş maçlar yapardık. Ve biz ikimiz her zaman her oyunda aynı taraftık. Ortaokula geçtiğimizde her gün komşu köyün okuluna yürüyerek gidiyorduk. Ortaokul bittiğinde ise eğitim hayatımız da bitmişti. Ayak gücüyle  bitirdiğimiz ortaokuldan sonra liseye gidecek maddi imkanımız yoktu. Artık ikimizin de diğer okumayan tüm gençler gibi tek bir seçeneğimiz vardı. Zeytin tarlalarında çalışmak. Tarla sahiplerinin çocukları okula gidiyordu ve birilerinin zeytinleri toplaması gerekiyordu! Önümüzde belli olan hayat yolunda sıra askerlik adımını aşmaya geldiğinde ilk ayrılığı yaşamıştık.

 

Bir gün kendisine aşık olduğum kızı ve kendisiyle evlenmek istediğimi söylemiştim. O da sevinmiş ve gözlerime bakmadan sarılmıştı boynuma. Kızı istemeye gideceğim gün son ana kadar yanımdaydı, hatta çiçekleri o koparmıştı komşunun bahçesinden. Kardeşlerimden çok o ilgilenmişti tüm düğün işleriyle. Düğün şahidimdi tüm gençliğime eşlik eden dostum. O gece dostluklar zeybekle şanlansın diye ikimiz çıkmıştık meydana. Bir kartal gibi yukarı kalkan kollara ağır adımlar eşlik etti. Tüm vücut kendisini zeybek oynamaya teslim etmişken gözleri bir şeyler anlatmak istermiş gibi birbirine kenetlenmişti. O gece arkadaşımın bakışları bir şeyler anlatır gibiydi. 8.adımdan sonra sol ayağını yere koyduğundaysa daha bir derin bakmıştı. Anlamıştım bir şeyler söylemek istediğini ancak o gün değil belki sonraki gündü doğru zaman. Oysa bir daha görememiştim. Köyden ayrıldığını komşumuzdan duyacaktım. Kötü bir şakaydı bana söylenen Olamazdı böyle bir şey. Bir nedeni yoktu ki çekip gitsin. Arkadaşımın tüm ailesinin İstanbul’a taşındığını öğrenince daha da meraklanıp şaşırmıştı. Kızmış kırılmıştı sıra arkadaşına, tek bir söz söylemeden çekip giden yol arkadaşının kendisini yarı yolda bırakmasına hiddetlenmişti  ve en çok dışarı çıkmak için durmadan beynimin çeberlerine vuran ‘Neden?’ sorusuna cevap bulamamak çaresizleştirmişti beni.

 

Yüzlerce neden bu nedenlere karşılık binlerce cevap bulmuştum onun yokluğunda. Hiç bir sebep kafi gelmiyordu bir dostun dostunu vedasız bırakıp gitmesine. En azından bir defa sormak isterdim Neden? diye.

O zamanlar şimdiki gibi telefon ve internette yok tabi komşularımdan aldığım adresine mektuplar yollamıştım.  Defalarca mektup göndermeme rağmen bir tek kelime bile cevap alamamıştım. Ve geçen hafta bir haber geldi İstanbul’dan. Vefat etmiş bir hafta önce ve cenazesini köye getireceklerini söyledi komşuları. Mutlu düğün günümde ayrılan bizler onun hüzünlü ölümüyle kavuşacaktık. Cenazesiyle beraber bir de mektup getirmişlerdi bana. Gitme sebebini açıklıyordu. Ölümcül hastalığa yakalandığını ve doktorun tedavi için İstanbul’a gitmesini gerektiğini söylediğinden bahsediyordu. Hastalığını öğrendiği günler düğün tarihine denk geldiği için de hiç bir şey söylemeden gitmişti. Mutlu cümlelerle seçilmiş hüzünlü bir mektuptu elimde tuttuğum ve son satırlara geldiğimde artık gözyaşlarım yazıyı okunmaz hale getirmişti. Ne yaptım biliyor musun mektubu ? Yırttım attım mezarının içine kimseler okumasın diye. Ona dair bana kalan son şey Zeybek oynarken ki bakışı olsun istedim.

 

Sen daha gençsin arkadaş duygularına toz batmamış su berraklığında düşüncelerin var senin. Bir gün sen de büyüyeceksin  ve anlayacaksın yaşamın karmaşıklığını. Ve sen sen ol hiç bir zaman çekip gitme kendin ve sevgini hak eden sevdiklerinden. Geride pişmanlıkların kalmasın diye köşeye çekilmektense bir çare ara düşerken tutunacak bir dal bulabilir miyim diye.

 


Yazar Hakkında

Seydi ALKAN


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)