Sahilde

0
yayınlandı Aralık 2, 2013 by Begum YILDIRIM in Öykü

Bir hikaye bulmam lazımdı. Belki bir aşk hikayesi ama öyle vıcık vıcık Hollywood filmlerinden çıkma değil. Gerçek, içten, samimi. Boş boş sahile attım kendimi. İstanbul’un en uğramadığım sahiline istinye’ye geldim. Rastgele bir bank seçtim kendime. Soluklandım. Denizin sessiz çırpınışını, dalgaların kıyıya yüzünü dönmesini izledim. Annem hep en güzel hikayenin insan olduğunu söylerdi. Her insan bir kitap, cildine bakıp anlayamazsın, aç oku sonuna kadar dinle türkülerini. Sana her zaman anlatcak ve senin anlatacağın şeyleri bulurlar derdi. Ne uzun zaman geçmişti bunu unutalı. Gelip geçen insanları izledim. Bir balıkçı teknesi, bir simit satıcısı, bir kağıt toplayıcı… el ele tutuşan çiftler gördüm, yan yana yürüyen dostlar… sağıma soluma baktım. Ve işte oradaydı. Kırmızı kadife paltosu, gümüş rengi saçları ve titrek elleriyle bana bakıyordu. İlk önce gerçekten bana baktığını düşündüm. Daha dikkatli incelediğimde yanındaki boşlukta kaybolmuş bakışlarını gördüm. Sanırım beş dakika kadar öylece inceledim onu. O boşlukla konuşmasını, kah gülüp kah ağlamasını. ‘İşte bu!’ dedim. Hikayem! İçimde öyle deli bir kuş kanat çırpmaya başladı ki. Bu kadının ardındaki hikayeyi öğrenmek için can atıyordum. Kalktım ayağa. Ona doğru yürüdüm. Oturduğu banka yanaştım. Gözlerime baktı. Önce tersleyecek mi acaba diye düşündüm ama dediği şey daha da şaşırtmıştı beni. “Geçen yıl daha soğuktu burası.” Biraz yana çekildi. Artık ikiki   kişiydik o bankta. Sessizliği çok acı vericiydi. Bazı insanlar vardır yanınızdayken konuşmasalar bile seslerini duyarsın, çığlıklarını, kahkahalarını. Ben ise şimdi gözyaşlarını duyuyordum bu kadının. Derin bir iç çekişini hatırlıyorum kendimi kaybetmeden önce ve ilk sözlerini:

 

Hiçbir zaman kendimi bir yere ait hissetmedim. Evim diyebileceğim bir yer, ailem diyebileceğim insanlar. Halbuki ev kalbinin olduğu yerdir. Öyle derler yani değil mi? 77 yaşındayım hala ne kalbimin ne de evimin neresi olduğunu bilmiyorum. Oysaki hayat eve dönmekten ibarettir. Şimdi kendimi en çok evimdeymişim gibi hissettiğim yerde oturuyorum bu bankta. Annemizi babamızı ve nerede doğacağımızı seçemiyoruz bir de intihar etmediğimiz müddetçe nasıl öleceğimizi. İki ucu belli, birbirine duraklarla bağlanmış bir yola bir bilet kesiyor Yaradan. Ve başlıyoruz, yürüyoruz, koşuyoruz, tökezliyor düşüyor tekrar kalkıp koşmaya başlıyoruz. Sonra yoruluyor, oturup soluklanıyoruz. Ben de bundan 47 yıl önce böyle bi durakta inip soluklanmaya başladım ki yol beni bu banka bu sahile getirdi. Halbuki bu hayat denilen yolda fazlasıyla düşmüş, kendimi güç bela bir otobüse atıp yoluma devam etmeye başlamıştım. Sonra hiç ummadığım bir durakta eski bir tanıdık bindi. Daha yolum uzundu hem de çok uzun. Gitmem gereken noktaya varmam iç

O birbirimize sevgiyle bakan gözlerin hatırına hep daha içten söyledik sevdiğimizi, inandığımızı. Sevdik, seviştik, güldük, ağladık, terk ettik ama hep geri döndük. Hep bildik birbirimizi, ve hep sevdik o tanıdık kokularımızı. Karlı yollarda önümüzü görmediğimizde gözlerimizi kapatıp birbirimizi biribirimize emanet ettik. Ve kırdık birbirimizi çok kırdık. Sırf canını, canımızı acıtmak için olmadık laflar söyledik, bağırdık, terk ettik. Ve bir daha dönmedik. Onun son kez sesini duyduğumu hatırlıyorum bir rakı sarhoşluğunda, iki duble yalnızlığında. Bir de gözyaşlarımı hatırlıyorum içime akan, dolup taşan bir türlü boşalamayan. Bu şehiri terk etcem bir daha asla geri dönmeyeceğim hem de çok uzaklara gitcem deyişini. Beni tüm anılarım, tüm anılarımızla bu şehire gömecek olması gerçeği şimdi bile düşününce canımı ne kadar yaktığını tahmin edemezsin. Ve o benden önce terk etti bu şehiri, ve yıllar sonra da duyduklarıma göre hiç geri dönmemiş bu şehire. Halbuki her katil cinayet işlediği yere geri döner. Fakat o dönmedi. Onun gidişini hatırlıyorum. Gittiği günü, geceyi, ertesi günü, bir ömürü… Peşi sıra ardında… Gideceği günün sabahı evinin arka sokağında bir çöp kutusunun arkasında onu gizlice izleyişimi, bavuluyla evden çıkışını son kez arkasına bakıp o sokağı, o pencereyi içine çekişini hiç unutmuyorum. Ağır ağır yokuşu çıkışını, bavulunun ağırlığından mı yoksa gitmek istememesinden mi yavaşlamasını unutamıyorum. Arkasından bakakalmışlığım bir yaprak gibi titreyen bedenim, ‘Giitme kal!’ diye yalvaran gözlerimi.. Hiçbir zaman onun gözümün önünden kalkıp bu şehirden gidişini izlediğimi bilemeyecek olduğu gerçeği çok ağır geliyordu hala da öyle. O gece şehirin en yüksek tepelerinden birine çıktım. Tüm İstanbul ışıl ışıl parlıyordu. Her bir ışık bir evi bir hayatı temsil ediyordu. Kiminde doğum, kiminde ölüm kiminde ise düğün. Uzun uzun izledim o ışıkları, kulağımı sıyırıp geçen rüzgarı dinledim. O hayatların hikayelerini öğrenmek istedim. Bir zamanlar biz de bu kalabalık şehirde bir odanın ışığıydık ve şimdi o bu ışığı söndürüp bir başka şehirde bir başka ışık olmak için yola koyulmuştu. Gökyüzüne baktım yıldızlara, aya.. Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri ötelemiş bir de güneşin doğuşunu gördüm bu tepede. Ne gariptir ki hepimiz aynı gök kubbe altındayız. Nerede olursak olalım gökyüzüne baktığımızda aynı aya bakıyor, aynı yıldızın kayışını izliyor, aynı güneşin tenimizi ısıtmasına izin veriyoruz. Hem çok uzak hem çok yakınız. İşte o zaman karar verdim bu şehiri terk etmeye. Onun güneşinin ayının yakınına değil bambaşka bir yere. Ve ben de yine böyle bir sonbahar akşamı terk ettim her şeye sıfırdan başlamak için.
Ama asla unutmak için değil. Uzakdoğuya gittim. Eğitimimi tamamladım, küçükken hayalini kurduğum her şeyi gerçekleştirdim. Bunun için kendime söz vermiştim İstanbul’u terk etmeden önce. Dünyayı gezdim, yunuslarla yüzdüm, yanardağlar gördüm, Ganj nehrinde bile yıkandım. Bir sürü insanla tanıştım, güzel yemekler yedim, bildiğim müzikleri bilmediğim insanlardan dinledim. Gülümsedim, ağladım, anımsadım, unuttum, hatırlayamadım. Bana onun gibi bakan bir adam sevdim gerçekten de sevdim. Ve evlendim onunla çok da mutlu oldum. Ondan hikayemi hiç saklamadım. Ondan önce ne kadar çok birini sevdiğimi, hatta o kişinin onu bulmama yardımcı olduğunu anlattım. O beni her gün daha da fazla sevdi, ben ise hep daha az. Ona çocuklar verdim, ikisikız biri oğlan. Ve onlar da bizlere güzel torunlar… Çok uzaklarda doğduğum büyüdüğüm şehirden bambaşka yerlerde güzel bir hayat yaşadım. Fakat ne yaptım biliyor musun? Her yılın Ekim 11’inde ben bu banka geri döndüm. Nerede olursam olayım her yıl. Neden gittiğimi hiç saklamadım, hani sevdiğiniz biri vardır, ölmüştür ve artık yoktur onun yıldönümü gibi düşünün dedim aileme, çocuklarıma, torunlarıma. İstisnasız her yıl buraya, bu banka oturup düşündüm. Eski anılarımızı ya da hatıralarımızı hatırlamaya çalışmadım. Hep derdi bana bunları kendi içinde tekrar tekrar yaşatmak acı vermekten başka bir şey değildir diye. Haklıydı da. Ama benim birini tekrar sevebilmem için önce sevmenin ne demek olduğunu unutmam ve sonra birinin bana bunu hatırlatması lazımdı. Ve birini hatırlamak için unutmak lazımdı. Unutmak ne uzun bir kelime. Gel gelelim 77 yaşındayım hala umutsuzca gelirim bu banka. 47 yıl geçti dünyanın neresinde olursam olayım hep buraya geri döndüm onun hiç gelmeyeceğini bildiğim halde. Gelmeyeceğini de biliyordum, gelmesini de istemiyordum. Ben bir adam sevmiştim ve o hiç var olmamış. Ama sevmiştim benim yaşayacağım deli aşktı onun adı. İnsan bir kere severmiş hayatında, ondan önceki ve sonrakiler ya kaçış ya aldanıştır demişler ya zaman zaman hak vermedim değil. Ondan yıllar boyunca hiç haber almadım, daha doğrusu almak istemedim. O benim hafızamda anılarımda güzeldi. Bir başkasının hayatında, bir başkasının kalbinde ya da anılarında değil. Sadece benimken güzeldi. Bundan beş yıl önce duydum haberini, öldüğünü, artık yaşamadığını. Bu şehirde yaşamıyor olması değil de artık aynı kubbe altında yaşamadığımız gerçeği, aynı yağmurların bizi ıslatmadığı aynı güneşin altında gözlerimizin kamaşmadığı gerçeği beni mahvetti. Asıl yalnızlık buymuş dedim. Şimdi terk ettin beni diye ağladım saatlerce günlerce. Beni bundan kırk yedi yıl önce değil de o gün terk etmişti. O yıl bu sahil her zamankinden soğuk her zamankinden yalnızdı. Hala zaman zaman görürüm rüyalarımda onu, bizi. Daha saçlarımıza beyazlar düşmemiş, yüzümüzde çizgiler belirmemiş henüz biz birbirimizi terk etmemiş. Hala genç, hala sevdalı. Bir sevda için gerekirse bir ömür harcayacaksın demişler ben görevimi tamamladım. Üzüntüler hep aynıdır yavrum.

İster siyah ister beyaz ol

İster kadın ister erkek

İster iyi ister kötü ol

Üzüldüğümüzde gözlerimizden akan yaş hep aynı renk

Kucağında bir kutu tutuyordu. Benimse gözlerimde yaşlar peşi sıra sürükleniyordu. O kadar etkilemişti ki adını bile bilmediğim bu kadının hikayesi. Konuşamıyor, yüzüne bakamıyor, sessiz çığlıklarında sağır oluyordum. Kutuyu açtı bana yıllar öncesine ait bir sinema bileti gösterdi. Artık parçalanmaya yüz tutmuş. Her birinde irili ufaklı tarihler notlar bulunan ufak tefek fişler, eşyalar.. bir kutuya sıkıştırılmış bir ömür. O güzel gözlerinden damlalar süzülürken iç çekişini hatırlıyorum. Bu da benim en kıymetlim deyişini. Sonra tökezleyerek o banktan kalkışını, uçağa yetişmem lazım deyişini, bana sarılışını hatırlıyorum. Taksiye binmeden son kez o sahile ve banka bakıp gözlerini yumup içine çekişini.
Gitmişti…
Adını hiç öğrenemedim. Aslında öğrenmek için çabalamadım. O kadınıydı bu hikayenin. Bu tek kişilik aşk hikayesinin kahramanıydı.
Bir yıl sonra sabırsızlıkla gittim o sahile, o banka. Her yıl 11 Ekim saat 8’de bu bankta olduğunu söylemişti. Saat 7.30’du vardığımda. Erken gitmek istedim. Ona güzel çiçekler aldım. Beklemeye başladım. Onunla tanıştığım ilk günü, hikayesini düşünmeye başladım. Bir zaman sonra saatime baktım. Saat 8.20 idi. Ve o hala yoktu. İstanbul’a attım suçu. Trafiktir dedim. Gelmemesine imkan yok. Kırk yedi yıl boyunca her yıl buraya gelmiş, ‘Gelmemesine neden ne olabilir ki?’ dedim. O sabırsızlıkla beklediği ihtimali aklıma getirmemeye çalıştım. Saat 10’u geçiyordu. Hava iyice serinlemeye o ise gelmemeye devam ediyordu. Bu açık ve netti. Artık gelmeyecekti. Bir sonraki yıl da ve daha sonraları da. Hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladım. Sonra gülümsedim. Onun için sevindim. Artık yalnız hissetmeyeceğini biliyordum. Elimdeki çiçekleri 47 yıl önce o bankta oturan güzel hayat dolu akıllı kadının yerine bıraktım. Son kez vedalaştım onunla. Böyle kocaman bir kalbi olan birini tanıdığım için mutlu oldum. Sahilden ayrılırken onu son görüşüm aklıma geldi ve gülümsedim. Gitmeden önce son kez bu sahile bakıp gözlerini kapatıp içine çekmişti tüm anılarını. İşte o an mutlu oldum. O kadın biliyordu son gelişi olduğunu buraya. Hatta o gelişi bir veda değil bir merhabaydı.
Son sözlerini duyar gibiydim kulaklarımda
Yürüyorum
Sonra nedensiz koşuyorum
Yoruluyorum ben de
Sonra soluklanıyorum haliyle
Omuzlarında gözlerinde
Bir biçim ellerinde
Bir içim dudaklarında
Ve bu şehri terk ederken ben
Hep sana dönüyorum
Ben artık eve dönüyorum


Yazar Hakkında

Begum YILDIRIM


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)