Ötelerin Aşkı | Kelam Dergisi
 

 
 

 
 
 
 
 


Ötelerin Aşkı

0
yayınlandı Aralık 2, 2013 by kelam in Öykü

“Haydi, git; halkın içine karış; artık, sen, benim malım değilsin.”

(Horatius)

 

Beynimin kaldırımlarından akan kalabalıkların kahvesindeyim. Yutkunarak yudumluyorum aşk çayımı. Ta içime çekerken dumansız cigaramı, ince bir sızı baştan ayağa damarlarımdan akıyor. Kırmızı bir korku tünelinin girdabında pompalanıyor ideallerim. Uzanıyorum sonu olmayan hayallere…

Büyük bir tutkuyla hayat trenine takılıyor yüreğim, ince uzun bir yürüyüşün çetelesini tutuyorum böylece. İlk durağında aşk, son durağında veda… Yani elveda! İlk ve son mektep hazinelerinin yitirilişine uzun bir mersiye!

Dönüp bakınca geriye; ne aşk kalıyor, ne de heyecan. Çaresiz içimden son bir çığlık fırlatıyorum bu raysız sefere. Haydi, git!

Daha derinlerine dalıyorum hayat kitabının. Konmuyor bir türlü perilerim silik harflere. Tad vermiyor kelimeler damaklarıma. Cümlelerse toptan göçük… Bu perişan halimle;

“Haydi, git; halkın içine karış” diyorsun.

Uçurumlardan fırlatarak özgürlüğüme uğurluyorsun farkında olmadan beni. Ve ekliyorsun; “Sen, benim malım değilsin”. Bedenim perişan… Ruhum darmadağın… Rüzgârın önünde bir yaprak gibi sallanıyorum.

Ötelerdeyim!

 

Ahh!.. Sonsuz âlemde bir yabaniyim. Yalnızlığın o haşin sızısı var bedenimden hızla akıp giden. Kayda geçiremiyorum yüreğimin mezalimini. Ne tek kolu kalmış yabani bir Ahmet Celal, ne de yabanisine vurgun Yakup Kadri’nin Emine’siyim. Olsa olsa aşk meydanında yüreğini avuçlarında taşıyan ötelerin yabanisi…

Her geçen gün Adem’e öğretilen isimleri de unutuyorum. Çünkü nisyandan bir parçayım. Defterim yanılgı, hatıram unutkanlıklarla dolu. Yeryüzü sürgünlerinde Habil’in kurbanlığını giyiniyorum. Kısık umutlarımla Kabil’e yenik düştüm. Şimdi, soğuk cesedimi sıcaklığıyla örtecek bir kuş tadındayım. Balçığa üflenen ruh semada raks ederken, ben kırık kanadımla topraklarındayım. Eteğine yüz sürüyor, divanında el-pençe boyun büküyorum. Makamında eriyerek, varlığına karışma arzusundayım. İsyanınım son durağında yokluğa kanatlanıyorum Hallac-ı Mansur edasıyla…

Hızla içimizden bir şeyler koparan günler yok! Haftalar belleğimde küçük bir karartı… Usu bulutlarda gezinen bedenimle, mevsim ve yıllara yabancıyım. Zamana yenik düştüm, boşluğa bıraktım tüm hayallerimi ve kapandım hayal kahvesine. Biliyorum ki; direndikçe dirildim aslında. Dirildikçe de kazandım. Ama zaman her şeyi silip süpürüyor, dalgaların çerçöpü alıp götürmesi gibi… Peki nereye? Nereye kadar?

Yırtıyorum bütün sahte suratlarımı. Çıkarıyorum bütün esvaplarımı. Yalın beden ve ruhumla eteklerindeyim. Tekrar “Haydi, git” diyorsun. Bütün benliğinden soyutluyorsun sanki yüreğimi. Yalnızlığımı kalabalıklarda perçinleyerek, azade mi ediyorsun malını?

Haydi, gidiyorum öyleyse “Denize atılan bir şişe” olarak… Sevgili C. Meriç’in dediği gibi; “İçine gönlünü döktüğün şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.” Boşluğa bırakılan bir kitabım artık ben, Horatius.

Kabul edilmeyen kanlı ellerimle çöllerin ötelerine uzanıyorum çaresiz. Geriye dönüşün özlemini çekmiyorum artık. Yüreğimde katmer katmer isyanlar… Ufuk, kızıllığıyla gülümserken ruhuma,ben bulutlara tutunuyorum.

 

 

Bazı insanlar geçmişe dalar. Boyunlarını eğdiklerinde çöl kaderleridir. Adettendir izlerinin peşine düşmek, akıllarında bilinmeyen bir sadakatle; göz açıp kapayıncaya kadar, yel esip geçinceye kadar geçen bir ömürle. Kalmaz destansı hikaye anlatanlar.

Bazı insanlar kaderlerine bakar ve gülümserler. Bir okyanustur onlar için yalnızlık.

Pürüzsüz bir bebeğin ninnisi gibidir hüzünleri. Zamanın içindeki kuru kahve kokusudur, mistik coğrafya… Doğu ilmindedir aşk nakışları bazı insanların. İlmekler ayaklarına dolaşır bilmedikleri yollarda.

 

Ümitleri geceye doğar bazı insanların. Ilık olur yaz geceleri. Pencere önü akşamsefalarıyla muhabbet… Balkon salkım saçak, sokak faslıdır sesleri. Dert yüklüdür bir yanları, ötesi heves, ötesi umut. Gün gelir yağmur bile yetmez ruhları örtmeye.

 

Ve bazı insanların gözleri dolar, siz yüzünüzü saklayacak yer bulamazsınız…

 

Yıldızlarla dost, ay ile yoldaşım. Kanatlarında uçuyorum bulutların. Bedenim yeryüzü vadisinde, ruhum ötelerde, ta ötelerde… El sallıyorum ötelerden hepinize. Çünkü girift ve de soyut bir atmosferdeyim.

Uzanıp gidiyorum yazgımın kollarında. Ufalanıyorum sahillerinde kum taneleri gibi. Dalgaların beni tokatlarken, ben öteleniyorum okyanusuna. Seni içimden sessizce, ama haykırarak anıyorum. Biliyorum ki sen varlık sebebim, yaşam kaynağımsın. Avuçlarımı ilk senin huzurunda açtım, ilk sana yalvardım ve ilk sana döktüm gözyaşlarımı. Ve bilesin ki son olarak da sende tükeneceğim.

Öyleyse; Haydi, gidiyorum; benliğimden soyutlanarak halkımın içine karışıyorum. Ve Diriliş mimarının Monna Rosa’sından bir kesitle perdemi sonsuza kapatıyorum:

 

“Açma pencereni, perdeleri çek:

Monna Rosa, seni görmemeliyim.

Bir bakışın ölmem için yetecek;

Anla Monna Rosa ben öteliyim…

Açma pencereni, perdeleri çek.

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna

Saat on ikidir, söndü lambalar

Uyu da turnalar gelsin rüyana

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

Zaman çabuk geçiyor Monna.”

 


Yazar Hakkında

kelam


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)