Küreselleşen Kültür ve Komşuluk

0
yayınlandı Aralık 2, 2013 by Nevzat Bayhan in Makale
nerdesin1

Küreselleşen dünyaya paralel olarak gelişen aynılaşma, farklı kültürlerin de mevzi kaybetmesine neden olmaktadır. Toplumu ayakta tutan dinamikler, bu küresel dalganın etkisiyle aşınınca veya tamamen ortadan kalkınca insanlık adına acı tablolar oluşturan manzaralar ortaya çıkmaktadır.  Anlamını yitiren kavramlar, alıcısı çıkmayan hasletler, ortada sürünen/süründürülen değerlerin bıraktığı boşluk, eğitimde, güvenlikte, ekonomide ve sosyal hayatın bütün evrelerinde toplumsal kargaşaya davetiye çıkarmaktadır.

Dilimize pelesenk olmuş, kim bilir hangi puslu iklimde lügatimize sokulmuş ve bir uğru gibi uğradığı her ocakta bakışımızı bulandırmış, yüreğimizi soğutmuş kimi “deyim”ler vardır. İyisine inat “kötü”sü ile ikame olunan!.. Ve samimiyetimizi, dostluğumuzu, kardeşliğimizi un ufak eden… Muhkem ön yargılarımızın mimarı, düşmanlıkların mihmandarı ve savaşların iktidarı… Dünden bugüne, toplumun fay hatlarından yüzeye çıkan ve her fırsatı değerlendirip sosyal hayatın içerisinde oluşturdukları blokları çekinmeden birbirlerine vurduran “zebani”ler”!.. Her kavşakta ruhumuzu ikiye bölen, beyinlerimizin içini parselleyen ve at gözlükleri ile “genişaçı” bakmamızı istemeyen “güruh”…

Asırların imbiğinde incelerek bugüne dek süzülüp rafine bir şekilde gelen “kültür”ün farklı pencereleri vardır. Bir ülkeyi ülke, bir milleti millet yapan, yapı taşı hüviyetinde “kültür fragmanları”… Komşuluk, bu kültürün bizce gelişip boy atmış serüveninin içerisinde, bizimle birlikte rengini bulan önemli bir haslettir. Bugün bu hasletin uzağında, tek kişilik “baraka”larımızda yaşayan bizler, ruhlarımızın bürudetini dindirecek bir komşu sıcaklığından uzak yaşıyoruz çoğu zaman. “Kon-mak” kökünden türeyen komşu ve ev, işyeri, arazı, köy, şehir ve ülke bakımından yakın olanların birbirlerine göre aldıkları isim olarak tanımlayacağımız komşuluk, ailemizden sonra en yakın sosyal çevremizi oluşturur. İyi veya kötü günlerimizde şartlar en yakın çevre ile temas halinde bulunmayı gerektiren üstün bir haslet olarak hayati bir rol üstlenir. Darlık zamanında yardımlaşma, normal zamanlarda ziyaretleşme, sır sayılabilen halleri gizleme birbirinin hâlinden etkilenme, hatta komşunun mülkünü satın almada öncelik hakkına sahip olma (şûf’a) komşulukla ilgili bir dizi hak ve sorumlulukların kaynağım oluşturmuştur.

Kuşkusuz bizim kültürümüzü oluşturan fragmanlar üzerinde durulduğunda, aslında uzun bir zaman dilimi içerisinde belirli “kaynak”ların üzerinde yükselen bir kültürden bahsettiğimiz görülecektir. “Cebrail durmadan bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye ederdi. Bu sıkı tavsiyeden, komşuyu komşuya mirasçı kılacağını zannettim” der Yüce İnsan. Şah-Merdan isei, komşuluğun çerçevesini “sesi işitilenler”in komşu olduğunu tarif ederek belirler. Bu anlamda çizilen geniş çerçevenin içinde, her türden “farklılık” insan olma ortak paydasında eşitleniyor. Sorumluluklar ve mükellefiyetler dizgesi de aslında bu işin “adab”ını, geleneğini oluşturuyor. Aslında bu kültürün “söz”lü geleneğini belirten özü ifade eden deyimleri uzatmak mümkündür: “Ev alma komşu al” ya da “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” gibi… Ancak maksadın bu fasılda anlaşıldığını düşündürüyor.

Günümüzün metropol gerçeği ile yüzleşen ve sürekli bir “yabancılık” duygusunu iliklerimize kadar yaşatan şey, şehirdeki “kök”süzlüğümüz kadar buradan beslenen “korku”larımızdır da… Bir göç dalgasının peşi sıra “kent”e vuran insan teki, aczini, yalnızlığını, bir başınalığını, güçsüzlüğünü bir deri gibi kuşanmışken, hırçınlığını, kabalığını, kural tanımazlığını da alabildiğine özgür bırakmıştır. Bu durum “soyut” korkular evreninde her birimizi edilgen ve mağdur kılmaktadır. Var olan kültürün belli başlı fragmanlarının, bu “göç” esnasında kaybolduğuna, unutulduğuna ve yaşan(a)mazlığına da şahitlik edecek kadar örneği, gazetelerin ilgili sayfalarında çarşaf çarşaf okuyoruz.

Sahi neden komşu denince sadece apartmanımızdaki kapı komşumuz hatıra geliyor? ‘Sesini duyduğumuz herkes komşumuz’ ise kitle iletişim araçlarıyla bize ulaştırılan görüntü ve sesler karşısında neden gerekli duyarlılığı gösteremiyoruz? Neden komşuluğu sadece daireler ve evler arası bir kavram olarak görüyoruz? Oysa bu kelimenin ırk, millet, devlet, ülke bazında ele alınması gerekmiyor mu? Toplum ve hayatımızın vazgeçilmez bir unsuru olan komşuluğun bütün dinlerde ve hukuklarda önemi ortadayken, komşuluk hukukuna riayet edildiğinde toplum huzurunun zirve yaptığı herkesin malumu iken bu konu üzerine neden dikkat çekilmez? Türk Medeni Kanununda Komşuluk hakları ilgili menkulden gayrimenkule, manzarasını kapatmaktan, rahatsız etmeye varıncaya değin onlarca madde varken hâlâ neden sıradan bir sosyal birliktelik olarak görülür? Bu sorular çoğaltılabilir. Cevapların kökenine inildiğinde sebeplerin hiç de lokal olmadığı, bütün bunların küreselleşmenin dolayısıyla global çözülmenin ve yozlaşmanın gidişatı doğrultusunda bütün bu çelişkilerin yaşandığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü küreselleşme dalgasıyla gittikçe yaygınlaşan pozitivist düşünce, hayatın her alanında bireyler arası, birimler arası, milletlerarası ve devletler arasındaki bağı, bağlılığı, sıcaklığı, dayanışmayı, dostluğu ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Ekranlarla ahbap olan insanlar, kendisine sunulan yalancı cennet masallarıyla reel hayattan kapmakta bireysel egolarını tatmin eden, yalnızca kendisi için yaşayan, âdeta birer robot hâline getirilen sürü davranış özelliklerini göstermektedirler.

Çünkü küreselleşme dalgasıyla gittikçe yaygınlaşan pozitivist düşünce, hayatın her alanında bireyler arası, birimler arası, milletlerarası ve devletler arasındaki bağı, bağlılığı, sıcaklığı, dayanışmayı, dostluğu ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Ekranlarla ahbap olan insanlar, kendisine sunulan yalancı cennet masallarıyla reel hayattan kapmakta bireysel egolarını tatmin eden, yalnızca kendisi için yaşayan, âdeta birer robot hâline getirilen sürü davranış özelliklerini göstermektedirler.

Öteki ile kurulamayan “empati” duygusu ve “korku”lar üzerine inşa edilmiş bir sosyokültür, kuşkusuz bu türden bir yabancılaşmayı, sosyal alandaki ilişkilerde kuraklaşmayı ve duygulardan arındırılmış robotik tavırların egemen olduğu çoraklaşmayı doğuracaktır. Hal böyle olunca maddi çıkarların merkezi haline gelen komşuluk, tek taraflı faydacı bir beklentinin odağı olmuş, yanlış dokunan bu kilimin ilmekleri gibi asla ulaşılamayan doğru bir desen olarak tezgahlarımızda kalmıştır. Her kişi gibi her toplum da derin kırılma anlarında geçmişi ile yüzleşmeli, muhtemel hata parkurlarını tespit edip, oradan doğru yöne doğru yürümeyi bir yenilenme ve güçlenme olarak görmelidir.

Değilse iki komşunun arazilerini ayıran çitlerle, iki ülkenin sınırını ayıran mayınların hangi saikle konuşlandırıldığını anlamamız mümkün olmayacaktır. Öyle ki “benzer”likler noktasında tarih ve sosyal alandan bugüne devşirilmiş onca ortak payda varken, beynimize yerleştirilen kadim ve velut “korku”larımız yüzünden döşenmedi mi bir ülke büyüklüğündeki araziye mayın? Aynı “korku”lar değil miydi, kardeşliğimizi, dostluğumuzu ve komşuluğumuzu parselleyen!..Dünyanın savaş değil barışa, ayrılmaya değil birleşmeye, bireyselleşmeye değil toplumsallaşmaya, duvara değil köprüye, mayına değil güle, çiçeğe, düşmanlığa değil dostluğa, kardeşliğe ihtiyacı vardır. Dünyaya birlikte yaşama sanatını öğreten, hiçbir ayırım göstermeden insanlığın mutluluğu için çalışmış bir geçmişin ahfadı olarak ‘yine yeniden’ demek yine herkesten önce bu ülkeye ve bu ülke insanına düşmektedir.

Belki zordur, bu kadar yığınak yapılmış bir düşünsel arazide yürümek…

Belki kemikleşmiş ön yargılara savaş açmak, Don Kişot’un yel değirmenleriyle savaşından daha güçlü bir ironiyi asla barındırmayacaktır içinde…

Belki de “Ön yargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur” diyen Einstein’in sözü üzerine bir adım geri atmak lazımdır…

“Siz” aldır-mayın!..

Ya da aldırın, aldırın!..

Bırakın ilkbahar yağmurları bu topraklar üzerine çiselediğinde, ruhumuz bir gülistana dönsün…

Bırakın sokakta görsek tanımayacağımız “komşu”larımız ile aramızda bir uhuvvet meltemi hükümferma olsun…

Ve bırakın “kültür”ümüz geleneğinde yeniden var olup, küllerinden dirilsin…

İnanın bu dirilişe “dünya”nın ihtiyacı var!..

 


Yazar Hakkında

Nevzat Bayhan


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)