İnsandan Zeki Makineler

0
yayınlandı Aralık 2, 2013 by Sadi Evren Seker in Deneme

İnsandan üstün makine yapılması nasıl mümkün olur?

Yıllardır insanlığın cevabını merak ettiği bir soru. Hem de uzun yıllardır. Antik Yunanda bile bu soru sorulmuş.

Makinenin olmadığı yıllarda nasıl böyle bir soru sorulmuş diye merak edenler için söyleyelim, aslında her makine matematiksel bir ifadenin uygulamasıdır. Her matematiksel ifade de felsefi bir zemine dayanır.

Antik Yunandaki sorulardan birisi her şeyi açıklayan bir teori ortaya atılabilir mi? (Theory of everything veya kısaca ToE olarak literatürde geçmektedir) sorusudur. Yani günümüz ifadeleri ile, ‘öyle bir formül bulalım ki bütün fizik formüllerini içersin ve bütün fizik problemlerini çözebilelim’. Veya ‘öyle bir fonksiyon yazalım ki her şeyi parametre olarak alabilsin ve her sorulan soruya doğru cevap versin’. Şeklinde ifade edilebilir.

Bu sorunun iki farklı devamı var. Birincisi ‘arayıcı’ bir yaklaşımla, böyle bir teoriye ulaşmanın imkansızlığını kabul bile etsek, aramanın bizde yapacağı değişiklikleri görmek ve istemek, ikincisi ise ‘hükmedici’ yaklaşımla, böyle bir teoriye ekmek gibi su gibi ihtiyaç duymak ve bu teoriyi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak.

Aslında aynı soruların devamını günümüzde de yaşıyoruz. Örneğin yapay zeka çalışmalarının tamamı, insandan daha zeki bir varlık inşa etmek için yapılıyor. Yani, insan yerine düşünebilecek, daha doğru ve sağlıklı kararlar alabilecek bir hayalin ismidir yapay zeka çalışmaları.

***

Soruyu tekrar soralım, ‘insandan üstün makine yapılması nasıl mümkün olur?’.

Bir insan bu soruyu neden sorar?

Biraz düşünmemiz gerekiyor, birincisi makine sahip olunabilir bir maldır. İnsan ise sahip olunması, kontrol edilmesi, öngörülmesi imkansız bir varlıktır.

Kölelik ve buna bağlı olarak gelen para ile insanlara sahip olma fikrinin sapık bir yansımasını bu soruda görebiliyoruz.

Öte yandan ‘insan insana muhtaçtır’ gerçeğinden (ve bazılarına göre lanetinden) kurtaran bir yapı da var.

Şayet amaç, insanlara faydalı olacak bir çalışma olsaydı, insanların düşünmek gibi en değerli faaliyetlerinden birisini gereksiz çıkarmaya çalışmanın anlamı olmazdı. Yani makinelerin ve insanların düşünce seviyelerinde makineleri öne çıkarma gayreti, bir anlamda da insanları geri bırakma gayretini getirmektedir.

 

Aslında durum tam da bundan ibaret. Sanayi devrimi ile gelen fabrika yaklaşımı ve sadece bir vidayı sıkacak kadar niteliksizleştirilen (deskillization) akım, bu dengeyi makinelerin lehine çevirme gayreti.

Aynı gayreti, kölelikte de görmek mümkün. Yani insanların niteliklerinin yok edilmesi ve nitelik adına her şeyin bir sahibe transfer edilmesi.

Düşünmek, hissetmek, sevmek, hata yapmak, bütün bu fiiller seçkin bir zümreye transfer ediliyor ve dünyanın geri kalanı için niteliksiz bir hayat bırakılıyor.

İşin üzücü tarafı, bu sayılanlar sadece bilim kurgu filimlerinde yaşanmıyor. Yani birbirinin kopyası ve hiçbir özelliği olmayan makinelerin dünyayı istilası, veya makineden bir farkı yokmuş gibi üreyen insan klonlar veya kölelerin efendilerine isyan ettiği filimler başta Hollywood olmak üzere çoğu filim yapımcısı tarafından bütün toplumlara pompalanırken kimse gerçeklerden ve günümüzden bahsetmiyor.

Mesela birer robot fabrikası gibi insanların tornadan geçirildiği eğitim sistemlerine bir bakın.

Herkes aynı eğitimi alacak! En azından 12 yıl boyunca herkese %90’ı aynı olan eğitim dayatılıyor. Peki nerede farklılıklar? Nerede nitelik? Hadi eğitimi verdiniz, isteyen alır istemeyen almaz deme lüksünüz var mı? Yıkıcı bir kast sistemi bu sefer sınavlarla insanların önüne konuluyor. Aslında oldukça nitelikli bir kişi, sırf diploması yok diye niceliğe kurban ediliyor.

İşin aslına bakacak olursak problem hepimizin içerisindeki ‘tanrılık’ duygusundan geliyor.

Evet, her insan aslında bir Tanrıdır, veya Tanrıdan bir parça taşır.

Hinduizm’deki ve Brahmanizm’deki ‘tek bir ruh vardır (Atman) ve her canlı bu ruhun bir parçasıdır’ iddiası bunu destekliyor.

Benzer şekilde Yahudi inancındaki ‘Mitzva’ (Veya çoğulu mitzvot) kavramı da insanın içindeki ilahi ruhu ve bu ruh ile her insanın Tanrı’ya bağlanışını ifade ediyor. Aynı inancın Hristiyanlıkta da en azından düşünce düzleminde devam ettiğini görüyoruz.

 

Kuranda da secde suresinde, insanın yaratılışı anlatılırken mealen, insanın yaratılışı sırasında, Allah’ın kendi ruhundan üfürmesi, insanın varlığında Allah’ın varlığını kabul etmeyi gerektirir. Yine insanın yaratılışı sırasında Allah ile melekler arasında geçen diyalog (Bakara 30) bir soru/haber ile başlıyor, ve Allah meleklere ‘Yeryüzünde bir halifelik oluşturmaktayım’ diyor. İşte insan bu halifedir ve her halifenin kendisinden önce gelenlere benzemesi gibi insan da bir anlamda Allah’a benzer.

Hatta Allah’ı tanıma gayreti ile isimlerini öğrenen çoğu kişi sonunda, bütün isimlerinin insanda kısıtlı ölçülerde olduğunu, bazı insanlarda bazı isimlerin daha fazla bazılarının daha az olduğunu söyleyebilmektedir.

İşte her insanda zeminini ortamını bulunca ufak bir Tanrılığını ilan etme durumu bu yüzden çıkmaktadır. Kimi insan bunu engeller, kontrol eder, kimisi ise bu savaşta mağlup olur.

Bu içimizdeki Tanrıya ise değişik isimler veriliyor. Psikolojide ego, İslam’da nefis, Hristiyanlıkta gurur (pride) şeklinde. Hatta Hristiyanlık inancına göre bütün günahların özünde bu gurur yatar iddiası vardır.

***

İşte nefislerimiz rahat durmuyor ve kendi Tanrılıklarını ilan etmenin yollarını arıyor. Para ile hükmetme arzusu, kendisine kul ve köleler edinme arzusu, mallara sahip olma ve bütün bunlara bağlı olarak mallara ve kendi neslinden gelen çocuklara olan düşkünlük, açgözlülük ve cimrilik, bir yolunu bulup sahip olmayı ve kontrol etmeyi istiyor.

Bu sahiplik ise, ya insanın emirlerine tamamen itaat eden makinelerin, klonların, nefsin Tanrılığı altındaki insana üstün gelmesi ile mümkün olacak, ya da Tanrı’nın emri altındaki insanların tamamen itaatkar olması ile.

Binlerce yıldır, bu hastalıklı nefisler, kendi Tanrıcılıklarını oynamak için politika ve ekonomiyi kullanarak daha itaatkar insanlar yaratma gayreti içerisindeydi. Kölelik üzerine kurulu önceleri siyasi krallıklar, prenslikler ve ardından gelen ekonomik krallıklar ve insanların ‘kandırıldığı’ günümüz politikaları.

Mesela bir yerlerde bir savaş çıkar, sonra seferberlik ilan edilir, ardından askerler ve ordular bir ‘komutan Tanrının’ emrinde ‘vatan sevgisi’, ‘ailesini ve sevdiklerini koruma gayreti’ veya ‘ganimet arzusu’ gibi buraya sığamayacak kadar uzun bir liste ile toplanırlar. Ardından gelsin tanrının buyrukları.

Günümüz kapitalizminde de aynısı yok mu? Bir patronun itaatkar birer kulu olan şirket çalışanları ve para bağımlısı sosyal tabakalar kimin tasarımı?

 

 

Şimdilerde, sosyal ağlara bakıyorum, Facebook, Twitter almış başını gidiyor, bu ağların bile birer Tanrısı var. Göremeyenler, aldıkları ‘like’ sayısı veya ‘retweet’ ile kendilerini Tanrı ilan etmenin peşindeler ama görenler için biliyoruz ki birileri bu sosyal ağların merkezinde, kimin nasıl daha çok sosyal olacağını, sosyalliğin ne olduğunu tanımlıyor, tasarlıyor, ve kendi koydukları kurallara uyanları ödüllendiriyor, uymayanları ise cezalandırıyor.

Kısacası, insanın olduğu her yerde kendini Tanrı ilan etmeye meraklı birileri bulunabilir ve bu Tanrının etrafında bir din şekillenebilir.

***

Ahir kelam, etrafına bak ve hangi Tanrının dinine mensup olduğunu bul. Teknoloji, sosyal ağlar, yapay zeka, cam giydirme plazalardaki şirketler gibi havalı ve yeni kavramlar gözünü kör etmesin, binlerce yıldır değişen bir şey yok aslında, bu yenilikler seni sen olmaktan çıkarıp ne kul etsin ne de tanrı.

 


Yazar Hakkında

Sadi Evren Seker


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)