Devletler, Denizler ve Hadiseler

0
yayınlandı Aralık 2, 2013 by Nevzat Bayhan in Makale
faruk-300x450

Devletler deniz gibidir, çağlar boyu evrilerek, değişerek, gelişerek, bazen de karaya dönüşerek yani tarih sahnesinden çekilerek yol alırlar. Denizler kabardıkça yani geliştikçe sınırları değişir, adalar görünmez olurken önce tepeler adacıklara, daha sonra ise dağlar tepelere dönüşür. Yüzeysel bakıldığında dümdüz bir alan olarak görünür deniz. Ancak sudan oluşan bu çarşafın altında binlerce dağ, tepe, vadi gizlenmiştir. Derinliklerde basınca ve ışıksızlığa uyum sağlamış binlerce canlı hayatını sürdürür gözlerden ırak bir şekilde. Hiç bir zaman denizin dibi yüzeyi gibi düz ve pürüzsüz değildir. Denizin içinde sağlıklı bir şekilde ilerlemek isteyenler karşılaşacakları dağları, yarları, kovukları, mağaraları, uçurumları hesap etmek zorundadırlar. Onları kabul ederek, planlarını yapanlar sahili selamete salimen vasıl olurlar. Devletler de öyledir, devlete derinliğiyle vakıf olmak isteyenler, yüzeyden görünmeyen engelleri algılayıp onlara göre strateji geliştirecek, tedbirlerini ona göre alacak, yüzyıllardır sakin bir şekilde hayatiyetini devam ettiren bu yapılara zarar vermeden, tedirgin edip zararlı hale de getirmeden yoluna devam edeceklerdir. Ada(cık)lar yüzeyde göründüklerinin en az bir kaç misli daha cesametli olup sarsılmaz köklere sahiptirler. Bu mütevazı adalar denizin gelişimine direnmemiş onun daha geniş alanlara yayılması için hatta yardımcı bile olmuş, bu arada nefes alacak kadar da olsa başını dışarıda tutabilmişlerdir. Tepeleri küçümseyip onlardan bir çırpıda kurtulmayı yahut onları yok etmeyi düşünenler bir ömür uğraşıp onları yerinden söküp atamadıklarını esefle görürler. Yükseltileri yoketme yerine onu daha mamur ve daha cazip hale getirmek, hem denizin güzelliğine kat kat bir güzelliği daha katmış olacak hem de adayı daha da anlamlı kılacaktır. Ülkeler ilk bakışta cılız gibi görünen kültürel, dini, etnik seslere kulak vermek zorundadırlar. Unutulmamalıdır ki yüzeyde küçük görülen bu yapıların, yüz hatta bin yıllara dayanan ve devletin derinliklerine kadar ulaşan yerli ayakları vardır. Devleti idare edenlerin; bu zenginlikleri görmezden gelmek yahut yoketmeye çalışmak yerine onlarla beraber yaşamanın kimseye bir zarar vermediğini farkederek bu birlikteliği daha da sevimli hale getirmeleri gerekir. Bununla hem ülkenin renkliliği, zenginliği, kalıcılığı artacak hem de farklılıklarla et kemik haline gelinip güven ortamı tesis edilerek sarsılmaz bir yapı oluşacaktır.   Denizler büyüdükçe derinleşir, sınırları arasındaki mesafe de gittikçe uzar, kayıklar yerini gemilere bırakır, denizaltılara ihtiyaç duyulur, hızlı feribotlar vazgeçilmez bir vasıta haline gelir. Denizler büyüdükçe dalgaların da genliği ve yüksekliği de artacağından vasıtalar daha dayanıklı malzemeden yapılır, daha fazla hasar görmesinler diye sahiller ona göre dizayn edilir.. Devletler de büyüdüklerinde anayasaları değişir, bazı kanunların miadı dolar çünkü kifayet etmez artık şartlara. Devletin her kademesinde yeni alanlar yeni birikim ve donanım elzem hale gelir. Büyümeye paralel, yasama, yürütme, yargı ve medya da bu değişime ayak uydurmak zorundadır. Aksi takdirde çocukluk elbiseleri içine sığmaya çalışan insanlara dönüşür devletin yüzü. “Kuvvetler ayrılığı” kubbedeki taşlar misali, birbirinden hem bağımsız hem de birbirini tamamlar konumda olmak mecburiyetindedir. Denizin dalgalı olması canlılığına işarettir. Dalgasız deniz ölü deniz olup suları kısa zamanda kokuşur, istenmedik canlılar ürer sularında, bırakın yüzmeye, kokudan yanına sokulmaya, aslından uzaklaşmış bulanık rengine uzaktan bakmaya bile tahammülü olmaz sakinlerin. Dalgalar yüzenler için zorlu olsa da içinde yaşayanlar için oksijen kaynağıdır, temizliktir, gıdadır.. Sakinler onlarla nefes alır ferahlar ve daha da gelişirler. Devlette de biyopsikososyal hareketlilik onun dolu dolu yaşadığına işarettir. İşleyen fabrika çarklarının ekonomiye katkısı gibi, çalışan beyinler de devletin enerji kaynağıdır.  İşleyen beyinler fikir üretir, Tevfik Fikret’in ifadesiyle “müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar” yani, fikirlerin açık ve net çarpışmasından hakikat güneşi doğar.  Vecizesi ifade edildiği gibi fikirler karşı fikirlerle güç bulur ve gerçeğin ortaya çıkmasına vesile olur. Gerçekten büyük devletler büyük sanatçı, düşünür, yazar, bilim adamı yetiştirirler.  Farklılıklara çalışma ortamı, başkalarına yaşam imkânı verince devlet büyür, büyüklük yarışında mevzi kazanır. Belirli baskılardan ve yanlış anlamalardan kaynaklanan negatif enerji, demokratik tepki haklarının kullanılmasıyla pozitif enerjiye dönüşür. “Bireyin Çiçek Açması” olarak ifade edilen “Aklı hür, vicdanı hür, iz’anı ve irfanı hür insanların yetişmesi ve kendisini geliştirmesi için fiili suç işlememek kaydıyla oluşturulacak hoşgörü ortamında neşvu nema bulur, özgürlük gıdası serpilir ve meyveye durur.   Denizdeki dalgaları yoketmeye çalışmak veya hiç dalgası olmayan deniz haline getirmek ne kadar anlamsızsa hiç bir hareketin olmadığı bir ülke düşünmek, hareketlerden, devinimlerden, dönüşümlerden uzak tutmak da o kadar akla ziyan bir davranıştır. Dalga gerçeğini algıladıktan sonra tabii ki limanlar, koylar, mendirekler inşa edilecek, sahili koruma için engeller muhakkak olacaktır. Daha da ileriyi düşünenler dalga enerjisini elektrik enerjisine dönüştürerek dünyayı aydınlatma fırsatı bile yakalayacaktır. Devletler de aşırılıklardan uzak sakin bölgeleri tasarlayacak, sakin bir hayat yaşamak isteyenlere, gerekli sakin, sessiz asude yerleri oluşturacak,  hareketli, üretken, beyin de fırtınalar koparacak mekânları da ihmal etmeyecektir. Küresel yönlendirmelere maruz kalacak ülke insanının zararlı akımlardan korunması için haliyle önlemler alınacaktır. Adalet tavizsiz sağlanırken, hiç bir fikrî ve ameli hareket olmasın der, herkesi aynı düşünce etrafında durmaya zorlarsa devlet erki, ülkeyi bir Açıkhava hapishanesine çevirir. Bir devlette vatandaşların tamamı aynı fikirdeyse o ülkenin sosyokültürel ömrü bitmiş demektir. Akıllı devletler, toplumdaki farklılıkları bir zenginlik bilir, çeşitlilik ve hareketlilikten doğan bu muazzam enerjiyi başka alanlara kanalize ederek muhteşem ürünler elde edebilirler.. İster güdümlü, ister artniyetli, ister samimi, tarafsız olsunlar, bütün sosyal dalgalar enerji yüklüdürler. Dalganın sessini iyi duyanlar, mesajı iyi anlayanlar bu enerjiyi faydalı bir mecraya çekebilir, değil ülkeyi bütün insanlığı ondan istifade ettirirler..   Denizler her zaman küçük dalgalardan oluşmaz. Bazen de fırtınalara kasırgalar sahne olurlar. Bu süreçte sakinler kısmen zarar görse de hiçbir fırtına ilanihaye sürmez. Bir müddet sonra rüzgâr yerini meltemlere, dalgalar yerini yakamozlara bırakır. Sanki hiçbir fırtına olmamış gibi denizin yüzeyi tekrar eski cazibesine kavuşur. Devletlerde de bazen Şubat’lar çok soğuk geçer, kışın ortasında fırtına gibi esenler, yelkenlerine aldıkları bu rüzgârla bin yıl uçacaklarını zannedebilir. “Kocakarı Fırtınası”yla “mart pencereden baktırırken kazma kürek yaktırabilir”, Eylül’ün ikinci haftasına bir kasırga ortalığı seylâplara boğabilir. Nisan’ın ortasında bile sanal bir lodosla ortalık buz kesebilir. Tam baharı yaşıyoruz derken esen talihsiz bir lodos, mayıs’ın sonunda adacıklarda sunî ağaçlarda insanları acımasızca sallandırılabilir. Ancak şu da bir gerçektir ki, ne şubat, ne mart, ne nisan-mayıs ne de haziran, değil bin sene kırk gün bile sürmez. “Güneşi balçıkla sıvamaya çalışanlar sadece kendilerine gece yapmış olurlar.” Ülke ve insanını tanımayanlar sessizliği “sükût ikrardandır” şeklinde yorumlarlar. Oysa halk Hakkın sessidir, sabırlıdır, hiçbir şeyi ihmal etmez sadece “imhal” eder, fırsat verir ancak herşeyi hafızasına kaydeder. Zamanı gelince de “boynuzlu koyundan boynuzsuzun hesabını sorar” Denizin suyunu kirletenler bir müddet sonra kendilerinin de zehirleneceklerini hesaba katmalıdırlar. Toplumun huzurunu bozmaya çalışanlar, onları yanlış yönlendirenler ve mesajları yanlış yorumlayanlardan toplumun intikamı çok hızlı ve acı olmuştur. Ağaçtaki bir yaprağın bile hikmetsiz düşmediğini hesaba katanlar kâinatın derunî mesajlarını çok daha iyi alacak, halk katında da Hak katında da “eşrefi mahlûkat” olmanın hazzına ereceklerdir.


Yazar Hakkında

Nevzat Bayhan


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)