Değerlerimizdeki Mutluluk

0
yayınlandı Aralık 2, 2013 by Nevzat Bayhan in Makale
sahilde1-753x450

İstediği her hedefi yakalamaya, her engeli aşmaya çalışan insanoğlu, bu amaçlarına ulaşmak için gece-gündüz demeden fasılasız ter döküyor, zaman harcıyor. Ortaya koyduğu harikalarla bu muhteşem varlık karşısında insan hayret ve hayranlığını gizleyemiyor. Diğer taraftan dayanıklılığı, azmi, hırsı, rekabeti, acımasızlığı, tahrip gücü, yakıcılığı, yıkıcılığı sınır tanımıyor. Bilim teknoloji, konfor ve güç adına zirveleri yakalayan bu çağdaş halk, ihtiyacı olan huzuru ve mutluluğu ne yazık ki, yanlış yerde ve yanlış yöntemlerle yakalamaya çalışıyor.

İstediği her şeyi elde edince mutlu olacağını zannederken, insanlık deniz suyu içercesine içindeki derunî susamışlığın her geçen gün daha da arttığını hissediyor, yüreğini kavuran, yangına dönüşen bu susuzluğu gidermek için yine aynı sudan daha fazla tüketiyor. “Fasit Daire” içinde süregiden bu sarmal insanoğlunu manevi cihetten hem yaralıyor hem de “latife”leri yok etmeye devam ediyor.

Her şeyin maddi güçle kazanılacağına inandırılan, birer tüketim robotuna döndürülen dünya sakinleri, servetlerini depolayamayacak kadar kazandılar. Gök Kubbeyi delecek yükseklikte binalar diktiler, rahat veren ne varsa en iyisini edindiler, en pahalı yiyecekler “peynir-ekmek” gibi tüketilir oldu. Haz adına aşırılıklar “vaka-i adiye”den sayıldı.

On kişinin bir odada iskân edildiği huzurlu bir dönemden, on odalı evler iki kişiye bile dar gelmeye başladı. Tek çeşit gıda ile öğün geçirip hamdedenler, neredeyse kuş sütünün bile eksik olmadığı, çok renkli ve bol çeşitli sofraları beğenmez oldu. “Karakaçan”lar yerlerini özel uçak ve uçak fiyatında araçlara, yatlara bıraktı. Hırs kanatlanarak “kanaat”i göremeyecek kadar yükseklere kondu. Birlikte yaşama, bireysel yaşamanın şamar oğlanına dönüştü. Paylaşma, kaynaşma, dertleşme soğuk ekranlarda donduruldu, insanlar camlarla sıla-i rahim yapmaya başladı. Çok bilenler bile “ballar balını buldum” zannıyla hem kovanların yağmalanmasına aldırış etmediler, hem de ellerindeki bal kavanozunun kapağını açmadan camdan tad almaya çalıştılar, hiç bir tad alamayınca da ya kavanozu yere çaldılar yahut da kilerin en izbe noktasına bırakarak geçici ve zehirli gıdalarla bu ihtiyacını gidermeye yöneldiler.

 

“Yeme-içme” ile tatmin olmayanlar “Mal-mülk”ten, onda umduğunu bulamayanlar “fuhuş ve tedhiş”ten medet umdular… Akla gelebilecek ne varsa deneyerek hep mutluluğu aradılar. Oysa mutluluk denilen o iksir yanıbaşında bir gölge gibi onu takibediyor her fırsatta karşısında çıkıp bin bir dil döküyordu lakin ne onu gören ne de işiten vardı. Şayet kâinat kitabına bakabilselerdi, o dili anlayabilselerdi, her nakışta, her motifte, her ilmekte kendilerine sunulan mesajlarla “mest-u sermest” olacak zevkten billur ufuklarda pervaz edeceklerdi. Şayet yüzyıllardır karşılarındaki mümbit yamaçlarda süzülen şifalı kaynağa ruh dudaklarını dayayabilselerdi; kibirli olmanın gabevetine şahit olacak tevazu kanatlarını insanlığın emrinde paspas edeceklerdi(1).

Kendini fazla abartma’nın özünü aldatmaktan ibaret olduğunu farkedecek(2), Büyüklük kompleksine kapıldığında insanları feryatlarıyla arkadaşlarının kendinden uzaklaştığını görecek, insanlardan bir insan olmayı “gaye-i hayat” yapacaklardı(3), Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini görüp(4), Çaresizlik tuzağına düşmeyecek(5), Her gecenin sonunda bir nehar her kışın sonunda bir bahar olduğunu bilecek, Her şeye hâkim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirmeyeceklerdi(6).

Bu sihirli dili konuşabilselerdi; hiçbir eylemin “İyiliği karşılık beklemeden yap”ma kadar bir zevk vermediğini, haz yaşatmadığını(7),  “Tek başına mutlu olunamayacağını bil”ecek, kendi mutluluğunun çevrenin mutluluğunda saklı olduğunun bilinciyle kendisini topluma adayacaklardı(8).

Bu dili algılayabilselerdi; “Ölümden kork”up kendisini unutturacak bağımlılıkların kucağına atmak yerine, “ölüm gerçeğiyle yüzleş”ip onun manevi ikliminde(9), Çıkarcılıktan kaçıp adaletle hükmetmenin hazzını yaşayacaktı “ben-i âdem”(10). Yaptığı iyilikleri anlatarak onları kıymetsizleştirdiğini görecek, yaptığı iyilikleri su üstüne, kendisine yapılan iyilikleri ise çıkmayacak boya ile her bir harfi yüreğinin giriş kapısına göz hizasında kazıyacaktı(11). Bu alfabeyle yazılsaydı; insanoğlu, hırsını, ihtirasını ve tul-i emel duygusunu bir kenara bırakarak,  kendisini huzursuz edecek işlerden uzak duracak(12),  Vazgeçilmez olmadığını kabul edecek, Kendini sürekli övmekten uzak duracak(13), Kibre kapılıp hep daha fazlasını isteyerek “Hel min mezîd” diyerek hayatını zindanlara çevirmeyecekti(14), Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutmayacak ağzından çıkmadan önce söyleyeceklerini “kılı kırk yararak” iyi tarttıktan sonra konuşacaktı(15).

Bu dilin yazılı bir edebiyat gibi kalıcı olduğunu bilseydi; her halinin kayıt altında alındığını, her nefesinin hesabını vereceğini hatırdan çıkarmayacak,  zerre kadar bile yaptığının karşılığını göreceğinin, hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağının bilinciyle hareket edip bırakın yapmayı, zulmü

 

düşüncelerinden bile söküp atacaktı(16). Kendisinden çok iyi durumda olanlara bakıp üzülme yerine, zor durumda olanları görüp onlara yardıma koşarak rahatlayacak(17), en zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılmayacaktı(18). Gördüğü her şeyi sahiplenip sadece kendisine layık görme yerine en sevdiği nimetleri, başkalarıyla paylaşmanın onuruna ve huzuruna varacaktı(19).

Mutluluk diliyle hiciv yazsaydı; düzeltmeye, yermeye ve terbiye etmeye kendi nefsinden başlayacak; muhatabına güvenmek istiyorsa, önce yaşantısıyla kendisini güvenilir kılacaktı(20). Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutmayacak, dolayısıyla gücünü insanların yararına kullanacak, en büyük zenginliğin başkası için yaşamaktan geçtiğini bilecek (21),  Bencil olmayacak, nefsine zor gelse de iyi-doğru- güzeli tebrik etmeyi ihmal etmeyecekti(22).  Yalandan uzak duracak(23),  Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin vermeyecek(24), iyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarmayacaktı(25).

Derûni dünyaları dolaştıracak olan bu dili terennüm etseydi; hayatını zehir edecek önyargılardan kaçınacak, muhatabından çok kendisinin iyilik yapma ihtiyacı olduğunu bilecek(26),  İyilik yapma arzunu, hiçbir şarta bağlamadan, “veren elin alan elden üstün olduğunu” vermenin almaktan daha büyük bir ihtiyaç ve erdem olarak tarihe geçeceğini kesinlikle unutmayacaktı(27).. Merhamet etmeyene dünya ve “ukba”da merhamet edilmeyeceğini bildiğinden şefkatli olmaktan bir an bile vazgeçmeyecek(28), Şefkat abidesi olan muhterem ve muhteşem insanlar olan ebeveynine  ‘off‘ bile demeyecekti (29)..

Hâsılı, pergelin sivri ayağı özdilinde diğeri bütün sosyal medyada ve renkli dünya olacak şekilde dimdik duracak; zevklerine zebun kılan küreselleşme furyasının heveslerini kendine ilah edinmesine fırsat vermeden; özellikle karar verirken, kitle yönlendirme araçlarının etkisinden kalmadan, “Elest Bezmi”inde verdiği(30) sözünde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarmayacak(31),  vicdanının sesini dinlemeden adım atmayacak ve insan olmanın, O’nu hoşnut etme yolunun(32) inanma duygusunu diri tutmaktan geçtiğini bir an bile unutmayacaktı(33)..

 

Gönüller ve ülkeler “Fatih”inin;

“Hüner bir şehir bünyâd itmekdür,

Reâyâ kalbin âbâd itmektür.”

Tavsiye ve talimatını çok iyi anlamak ve bu mirasını devam etmek için mutluluk dilini insanlık sarayının bütün “divan, dergâh, bargâh..”ında konuşulur kılmak zorundayız.

Gençliğimizin özlerinin sahibi gönüllerin ve devletlerin Fatih’inin gerçekleştirdiği hayallerini daha da derinleştirerek ona layık bir ahfad olduğunu göstermesi gerekiyor. Bir tarafta doğduğu, evi, yaşadığı çevreyi, çalıştığı işyerini, vatandaşı olduğu devleti, üyesi olduğu insanlığı yüceltmek için uğraşacak, bu gayretlerinin yanısıra bütün yaratıkların aslına uygun bir şekilde mutlu olması için çalışmanın vacip olduğunu bilmelidir insanoğlu.

 

Küresel aktörlerin güdümündeki bireysel robotların koşuşturduğu arenada, insanın sadece bedenden ibaret olmayıp aynı zamanda ruh da taşıdığı ve onun tatmini ile mutluluğun yakalanacağını hatırlatılması icabediyor. Ruhun tatmini ise yüzyıllardır gönülleri coşturan, abide şahsiyetler yetiştiren, insanlığı bir üst katmana taşıyan, ab-ı hayat olan semavi değerlerimiz ile ancak mümkün olacaktır.

Dolayısıyla mekânları, şehirleri, güzelleştirmeye ayırdığımız zaman, imkân ve bütçenin en az bir mislinin de insanlığını ruhî donanımı için vazgeçilmez olan; konuşulan, algılanan, anlışılan ve uygulan gönül diline ayrılması gerekiyor.

Bu dilin önemi; yaşadığımız bu süreçte karşımıza çıkan evrensel tablo satır aralarıyla okunduğunda çok daha iyi anlaşılacaktır.

KAYNAKLAR

1. İsra 37:

2. Müddesir 1-5:

3. Hucurat 10

4. Tekvir 25-27

5. Bakara 156

6. Beled 5-6

7. Muhammed 7

8. Rum 21

9. Vakıa 83-87

10. Rahman 7-9

11. Bakara 263

12. İnşirah 1-3

13.Yunus 12

14. Tekasür 1-2

15. Maun 4-5

16. Mücadele 7

17. Fatır 19-22

 

18. Tevbe 40

19. Fecr 27-28

20. Haşr 10

21. Kalem 1-2

22. Münafıkun 4

23. Saff 2

24. Yusuf 32-33

25. Ankebut 41

26. En’am 50

27. Al-i İmran 92

28. İbrahim 42

29. İsra 23

30. Furkan 43

31. Enfal 56

32.Nisa 58

33. Necm 3:

 


Yazar Hakkında

Nevzat Bayhan


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)