Çağımızda Seyr-u Kelam

0
yayınlandı Aralık 2, 2013 by Sadi Evren Seker in Deneme

Kelam dergisinde bir yazı yazmam ilk istendiğinde derginin ismini biraz durup düşündüm. Belki herkes için durum farklıdır ama “isimlerin” özel bir yeri vardır benim hayatımda. Hatta “isim” kelimesinin bile çok farklı bir yeri vardır.

Derginin ismi “kelam”. Bu “kelime” bile insanı alıp çok farklı düşüncelere götürüyor.

Bu dergideki birinci yazım. “Bir” önemlidir, çünkü bütün sayılar, varlığını “bir”e borçludur der Îbn-î Arabî. Yani bir sayısı olmasaydı hiçbir sayı vâr olamazdı.

Demek ki bundan sonraki yazılarımızı dayandıracağımız bir ilk yazıya ihtiyacımız var. Bu yazı da olsa olsa “Kelam’ın kelamı” olur deyip başlayalım “kelam”ı anlatmaya.

Kelam’ı anlamak için önce kız kardeşi olan “kelime”yi tarif etmek gerekir. Öyle ya her şeyin bir tarifi vardır. Hatta tarifin bile tarifi vardır. Eskiler ne de güzel söylemişler “efradını cemi, ağyarını mani” diye. Yani bir şeyin tarifini yapmak istiyorsanız o tarifin içerisinde olması gereken her şeyi içeren ve o tarifin dışında kalması gereken her şeyi de dışarıda bırakan bir tarif koymalısınız ortaya. Sanki anlamın içermesi gerekenlerle dışında kalması gerekenler arasında bir hudut çizmektir tarif.

İşte bu tarifi “Kelime” için yapmak zor. Çünkü “kelime” söylenebilecek her şeyi içine alır ve hatta söylenemeyecek her şeyi de içine alır. Tanımı neredeyse bir karadelik gibi her şeyi yutar.

Hani derler ya “Tevrat, söze önce söz vardı diye başlar”. İşte o söz kelamdır, kelimedir. Ne yazık ki Tevrat’ın orijinali günümüzde olmadığı için, İngilizcesinden okuyoruz.

John 1:1 “In the beginning was the Word, and the Word was with God, and Word was God”.

Tercümesi Yuhanna 1:1 “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı”

Buradaki “Word” kelimesi, İngilizce’den tercüme edilirken hem “kelime” hem de kelam anlamındaki “söz”e karşılık gelir. Yani aslında başlangıçta söz veya kelime vardı diyebiliriz.

İslam’da ise bazı rivayetlere göre ilk yaratılanın “kelam” ve “kelime”’nin şekil bilimsel (morhological) kardeşi olan “kalem” olduğu söylenir. Demek ki kelime ve kelamı doğuran bir kalemden bahsediliyor.

Tarifimize dönecek olursak, söylediğimiz ve yazdığımız her şeyin içinden çıktığı bu “kelam” veya “kalem” nasıl olur da bazı şeyleri dışarıda bırakır? Çok zor!

İşin içerisine biraz dilbilim (lingusitic) katalım ve kelimelerin en temel türü olan “isim”e bakalım. Çünkü dilbilimde bütün kelimelerin isimden çıktığı kabulü vardır. Yani en temel kelime tipleri isim ve fiillerdir ve hatta fiiller bile isimdir denilebilir. Öyleyse belki “ismi” anlamamız kelimeyi anlamamıza yardımcı olur.

 

İsim nedir?

Muhtemelen sözlükleri karıştırsanız, tanımlara baksanız, söz, sözcük (kelam ve kelime) ifadelerini içeren tanımlar bulacaksınız. Ama biz zaten bunları tanımlamak için ismin anlamını araştırıyoruz. Öyleyse nedir gerçekten isim?

Öncelikle bir ismin var olabilmesi ancak bir varlıkla mümkündür. Yani olmayan bir şeyin ismi olamaz. Biraz daha zihinlerimizi zorlayarak yok olan her şeyin isminin sadece “yok” olduğunu söyleyebilirim :) İsmin var olması için, şimdiki tabirle “sanal” veya gerçek bir varlık gerekir. Yani tamamen hayali gerçek olmayan kısaca sanal varlıklara da isim verilebilir. Hatta insanın isim verme yeteneği vardır. Kendisi dile kelimeler ekler, varlıkları isimlendirir.

Ancak isim konması için öncelikle bu varlığın niteliğinin olması gerekir.

Burada durup biraz nitelik ve nicelikten bahsetmek istiyorum. Sonuçta bu yazdıklarımız ilerideki yazacaklarımıza bir zemin hazırlayacak ve büyük ihtimalle nitelik ve nicelik bundan sonraki yazılarımızda öne çıkacak.

 

Nitelik basitçe bir varlığın özelliği, kalitesi, yeterliliği ve hatta seviyesinin yüksekliği olarak düşünülebilir. Buna karşılık nicelik ise bir varlığın sayısal özellikleridir. Bazı durumlarda doğrudan doğruya sayı iken bazı durumlarda da ölçümüdür.

İşte isim konulması için öncelikle bir varlıkta niteliğin öne çıkmasını bekleriz. Yani dünyada milyonlarca kedi vardır, çoğunun ismi yoktur ama bazılarına isim konulur. Bu o kedinin bazı özelliklerinden kaynaklanır. Mesela bazı kediler evcil ve bazıları da sahibi olan kedilerdir.

Benzer şekilde çok sayıda taş vardır ama bazı taşların ismi vardır. Bu o taşların değerli (nitelikli) olmasından kaynaklanır. Diğerlerini yok sayarcasına “çakıl taşı”, “kaya” gibi kelimelerle geçiştiririz ama bazılarına “zümrüt”, “yakut” gibi isimler koyarız çünkü bunların niteliği yüksektir.

Mesela her insan özeldir ve her insan niteliklidir, bu yüzden her insanın özel bir ismi vardır diyebiliriz.

Örnekler arttırılabilir ama değişmeyen bir kural varsa o da ismin varlığının niteliğe bağlı olduğudur.

Buradan geri dönecek olursak, kelimeler niteliğin etkisindedir ve hatta kelam dahi nitelikledir diyebiliriz.

Öte yandan nicelik arttıkça isim değerini yitirir. Mesela milyonlarca taşın arasında bir ve yegane bir zümrüt taşı değerliyken, milyonlarca zümrüt arasındaki tek bir zümrüdün artık değeri yoktur hatta artık isminin bile anlamı yoktur. Veya bir arkadaşımızı ismi bize o arkadaşımızı ifade ediyorken, herkesin aynı isme sahip olduğu bir ortamda ve hatta aynı isme sahip kişilerin çok olduğu bir ortamda bile artık bu isim önemini yitirir. Bunun sebebi niceliğin niteliğe üstün gelmesidir.

Öyleyse her varlığı değerli kılan ve dahi ismini var eden önce onun niteliğidir, diğerlerinden farkıdır, niteliğinin niceliğe üstün gelmesidir.

 

İşte bu yazıdan itibaren önce bizi değerli kılan ve farklı yapanı kelam ve nitelik ekseninde arayacağız.

Bu farklılığın ne anlama geldiğini biraz daha açmak ve günümüzde böyle bir arayışın neden önemli olduğunu anlatmak için yine önümüzdeki yazılara zemin teşkil edecek bir iki bahsi burada vermek istiyorum.

Birincisi, bu devirde makineleşme yaşanmaktadır. Bu ise niceliğin niteliğe üstünlük gayretidir. Yani makineler niteliksizdir, birbirinin aynısı çok sayıda makine üretilip hiç farkı yokmuş gibi önümüze konulabilir. Hatta makineleri kullanan insanlar da makineleşip varlık sebebi olan niteliklerini yitirebilir. Oysaki her insanın kendisini biricik kılan bir niteliği vardır.

İkincisi, günümüzdeki niteliklerin anlamını yitirmesidir. Mesela meslek, bir insanın kazandığı nitelik olarak önümüze konuluyor. Oysaki günümüz meslekleri o kadar niteliksiz ki, bir insan mesleğini her an değiştirebiliyor. Oysaki gerçek meslek insanın içinden gelen, kendi niteliğine uygun ve kendisine özel olan faaliyetleri olmalıdır. Çünkü her bireyin topluma katkısı ve dolayısıyla mesleği ancak ve sadece kendisine özeldir.

Üçüncüsü, günümüzde eğitim niteliksizleşiyor. Yani sanki her insan öyle niteliksiz öyle sıradan ve birbirinin aynısı ki, herkese aynı eğitim dayatılıp aynı eğitimden geçenlerin aynı niteliklere sahip olacağı hayalleri kuruluyor. Oysaki her bireyin eğitim, kendisine özel ve yegâne bir yoldur.

Dördüncüsü, zihinler mekanikleşiyor. Yani “sistem” kelimesi altında insanların düşüncelerine bir tekrarlanabilirlik, bir düzeneğin her zaman aynı sonuçları vereceği izlenimi işleniyor. Oysaki “aynı nehirde iki kere yıkanamam” sözünün de anlattığı gibi zaman ve mekân birer varlıktır ve her sistemde bunlar değişir ve aslında tekrar eden hiçbir şey yoktur.

Haydi, biraz daha cesur bir bakış açısını işin içerisine sokup, bu iddiaları da yazımıza taşıyalım. Beşincisi, günümüz bilim algıları kapsamında varlık gösteren her şeyin aslında bir inanışa dayandığının bilinmesi gerekir. Örneğin matematiğin kökü olan Pisagor’un sayılarının hepsi birer dini semboldür (günümüzdeki 1’den başlayarak sayma sayılarını düşünebilirsiniz). Geometri aslında dini semboller ilmi, istatistik aslında kehanet ilminin günümüzdeki yansımalarıdır. İşte bilimlerin ve kabullerin aslında nasıl çıktığını anlatmaya çalışacağım.

 

Altıncısı, günümüzde sapık bir inanış olarak “her şeyin bilimsel bir açıklaması vardır” algısı hâkim. Ancak bilim en temel şeyleri bile açıklamaktan çoğu zaman acizdir. Yani bir önceki maddede bahsi geçtiği gibi bilim dinden çıkmıştır ve günümüzde bilim dini ikame etmektedir diyecek ve bunu anlatmaya çalışacağız.

Yedincisi, her varlık, üzerinde politik bir etki taşır. Her icat, her teknolojik yenilik bir politika ile birlikte gelir. Diğer bir karşı çıkışla, ilim ahlakla birlikte gelir. Yani “batının ilmini alıp ahlakını almamak” tamamen bir hayalden ibarettir ve hiçbir zaman gerçekleşemez diyecek ve günümüzdeki teknolojik kültürü ve ülkemizin içerisinde bulunduğu teknolojik ve bilimsel gelişmeleri inceleyeceğiz.

İşte dilim döndüğünce yukarıdakileri ve yukarıdakilere benzer konuları sırasıyla anlatmaya ve biraz olsun günümüz şartlanmalarına gömülmüş zihinlerimize farklı bakış açılarını kazandırmaya çalışacağım.

 

 


Yazar Hakkında

Sadi Evren Seker


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)