Ana, Baba ve Kumbara

0
yayınlandı Aralık 2, 2013 by Begum YILDIRIM in Öykü

Her gece yatmadan önce yatağın sağ tarafına dönerek uyumaya çalışırım. Çift kişilik bir yatak almıştım birinin bedeniyle dolması için değil, hayalini kurabileceğim bir boşluk olsun diye. Karanlıktan hep korkmuşumdur, ben de sizler gibiydim karanlık koridorlarda tüm ışıkları açıp hızlı hızlı koşup aydınlığa ulaşmaya çalışan. Günün birinde yatağın sağ tarafındaki boşluk dolardı dolmasına ama kalbimin sol tarafını ne kadar doldurabilecekti?

12 yıl öncesine dönerim ne zaman bunu düşünsem. Başucumda bir kumbaram vardı. Ivır zıvır bozuklukları biriktirdiğim. Böyle dediğime bakmayın bence baya baya hayat kurtarırdı o metelikler. Yazlarım güzel geçerdi çoğunlukla. İçine kapanık biri olduğumu söylemem. Sessizdim size göre belki ama kendi içimde türküler çığırırdım, hayat enerjim bitmek bilmezdi. Yaz aylarından bahsediyordum. Güzel şirin bir yazlık vardı hatırladığım. Kumdan kaleler yapan, bir kız bir erkek çocuk sahibi olmak isteyen, beyaz bir elbiseyle gün batımına yakın aynen böyle bir sahilde evlenmeyi bekleyen tombik şirin bir kız çocuğuydum. Ailem vardı. Küçük bir kız kardeş, bir baba ve bir anne… Sonraki sonbahar çok ani gelmişti. Bir anda kumdan kaleler dalgalara yenik, beyaz elbisem sırılsıklam ben ise çırılçıplak kalmıştım. Oysa severdim sonbaharı. Güneş en çok o mevsime yakışırdı. Bir düş kırıklığında, iki tozlu bulut arasında bir göz kırpar bi kaçardı. Çocukluğum güzel başlamıştı, sevimli bir aileye sahip olduğumu düşünürdüm. Babam bir öksüzdü, aile nedir pek bilmezdi ama annem tam bir aile ortamında büyümüştü. Biraz baskıcı bir baba, biraz vurdumduymaz bir anneye de sahip olsa aile ne demek bilirdi. Babama sabırla ailenin ne demek olduğunu öğretmeye çalıştı. 11 yaşıma kadar da bunu öğrenebildiğini düşünmüştüm. Yaşım küçük, ruhum büyüktü. Kendimi kardeşimle kıyasladığımda ne kadar kocaman gelirdi, ellerim bedenim. Uykuya dalmalar ne kadar zor olabilirdi o yaşlarda. Güzel uyurdum Allah için. Ta ki o geceye kadar. Bir hıçkırık sesiyle uyandım uykumdan. Önce kız kardeşim sandım fakat değildi mışıl mışıl uyuyordu. Annemin sesiydi bu. Bence dünyanın en kötü manzarası annenizi ağlarken görmektir. Odasının önüne yanaştım, bir kapı aralığı hüznü vardı. Odaya girmeye cesaret edemedim, aptal bir çocuk değildim. Hemen dış kapıya yöneldim. Ayakkabılar yoktu. Babam gelir gelmez ayakkabılarını hemen oraya bırakırdı. Ve yoktu. Bu babamın eve ilk gelmeyişi miydi bilmiyorum. Ama annem yüzünü yastığa gömmüş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gidip sarılmak istedim yapamadım. Bakmayın bana öyle yapamadım.

 

Uyumaya çalıştım. Sıvaları kabarmış tavana diktim gözlerimi. Uyuyamadım. Pencere pervazına yöneldim. Tüm gece sokağı, gelip geçen arabaları, saat 4te eve dönen komşu kızını, çöpçüleri izledim ama babam o gece o kapıdan içeri girmedi. Uyumayı ne severdim bi bilseniz. O geceden sonra bir daha tam anlamıyla kendimi uykuya teslim edemeyişimi tahmin edememiştim. O geceden sonra hiçbir şey aynı olmadı. Hâlbuki güzel bir sabahtı. Sonbahar sakinliği sinmişti eve, yanmış ekmek kokusu yağmur sonrası toprak kokusuna karışmış gül biraz diyordu. Uykusuzluğum can alıcı boyuttaydı. İlk iş annemi görmek istedim. Mutfaktaydı, gözleri şişmiş, elleri titrek. Ne kadar güzel göründüğünü söyledim, sonra ne kadar çok sevdiğimi onu. Hatta gidip güzel bir film seçmesini bugün kahvaltıyı benim hazırlamak istediğimi söyledim. Sanırım anlamıştı ne kadar kötü göründüğünü düşündüğümü ama çaktırmamıştı.

Gülümsemişti. Annem yapı gereği güçsüz bir kadındı, düştüğü yerden kalkması aylar yıllar alırdı. Hiç para sıkıntısı çekmemiştim o yaşa kadar. Ya da ben öyle sanmıştım. Ama şimdi sıkıntılar vardı. Babam çok seyrek eve geliyordu. Uykusuz geceler başlamıştı benim için. Annemin zarar görmesini istemiyordum. Babamı severdim gerçekten. Fakat artık ona karşı içimde öfke, nefret, kin başlamıştı. Biz kötü evlatlar değildik annem ise çok iyi bir kadındı. Her zaman sevecen, ailesine çocuklarına bağlı. Neden gitmişti, neden böyle bir hayatı seçmişti. Bunu belli bir yaşa kadar hiç anlamadım. En çok güvendiğim erkek, çocukluğumu mahvetmek üzereydi. Artık para bırakmıyordu bize. Yoklukla başa çıkmak zorundaydık. Annem o gün sofrayı gözyaşları içinde hazırladı. 2şer dilim bayat ekmek ve patates haşlaması. Tek hatırladığım o. Gözyaşları içinde utana sıkıla bugün biraz sağlıklı yiyelim istedim dedi. O sofra o gün ve diğer günler devam etti. Kardeşim çok küçüktü hatırlamayacak kadar. Annem gün boyunca odasına kapanır ağlardı çaresiz. Ailesine durumu anlatamazdı zaten onları karşısına alarak bu evliliği yapmıştı. Sonuçlarına katlanmak zorundaydı. Oysa ki ilk aşık olduğu adamdı babam. Ne büyük bir aşkla sevgiyle evlenmişlerdi. Babamın da annemi sevdiğine inanıyordum aslında hala inanıyorum. Ama bir kere farklı olmuştu o adam. Gece boyu ışıklar kapanır kapanmaz pencere kenarına geçer gelmesini beklerdim. Bazen uykuya yenik düşer yatakta beklerdim. Bir çift topuk sesi duysam zıplar yine geçerdim pencere önüne ta ki gelene kadar. O zamanlar bilmiyordum aynı gecelerde annemle farklı pencerelerden aynı sokakta aynı adamı beklediğimizi. . Tek bir adam 2 kadının acısı olmuştu. Bir çocuk bir kadın ve var olmamış bir adam. Yine öyle bir gecenin şafağında geldi o adam. Artık baba değil adamdı o. Bir yabancı. Hiç bize bağırmamıştı o adam, dövmek mi asla.

 

Ama şimdi annem o adam tarafından yan odada hunharca dövülüyordu. Ne için? Evine dönmesi kendi yatağında uyuması için. Küçük bedenim titriyordu, gözyaşlarım sinirimden akmıyordu bile. Beynim kendini yiyip bitiriyor ama içimdeki seslere engel olamıyordum. Dua ediyordum kardeşimin uyanmaması için. Ona bunu anlatamazdım lanet olsun ki anlatamazdım. Kalktım o odaya gittim. 11 yaşında küçük bir kızdım, kumdan kaleler yapan, bir kız bir erkek çocuk sahibi olmak isteyen bir kızdım. O adamın karşısında dikildim. Gözyaşlarımın akmaması için yalvarıyordum Allah’a. Dikildim karşısına annemin kolunu tutmuştu, kırarcasına vahşice. Bakışları ne kadar uzak ne kadar yabancı. Sanki sevdiği evlendiği çocuk sahibi olduğu bir kadın değil de bir katil bir canavarmış gibi. Beni görünce karşısında duraksadı, şaşırdı beklemiyordu. O kadar büyüktüm ki o odada, o kadar güçlü, o kadar cesur. 11 yaşındaki bir kız çocuğundan çok daha ötesi. Ben işte o gece büyüdüm kocaman bir kadın oldum. Geçtim karşısına, senden nefret ediyorum. Sen bizi hak etmiyorsun defol git bu evden diyebildim. Utandı hiçbir şey diyemedi. Ve gitti…

 

Hayatımın en zor gecesiydi. Annem bitkin bir şekilde yatağa uzanmış ben yanında. Sabah hiç bu kadar uzun, göz açıp kapamak hiç bu kadar kısa olmamıştı. Gitmişti. Adına baba dediğimiz adam bir başka kadın uğruna terk etmişti bizi. Hala yastıkta kokusu, salonda izmaritleri düşmüş sönmüş sigarası. Tüm çocukluğumu ve güzel anılarımı da alıp gitmişti. Annem perişan ben şaşkın. Bir odanın iki köşesini mesken tutmuştuk. Annem konuşmuyordu. Sabah olmuştu hala sessiz bir odaya anılar sinmiş bir karman çorman havayı soluyordu. Dolabı açtı oysa yeni ütülemişti adamın gömleklerini birer ikişer çıkardı. Atmak istedi sonra derin derin içine çekti kokularını. Hepsinde bir iz bir anı arar gibi. O gün anladım aşık olmanın ne demek olduğunu. Çok sevmek deli gibi ama hani böyle kalbini söküp birine emanet vermişçesine sevmek, canını ne kadar acıtırsa acıtsın hala gelse kabul ederim dercesine sevmek. Vay arkadaş dedim. Ben böyle olmayacağım asla aşık olmayacağım, hiç kimseyi beni böylesine acı çektirip hala isteyecek kadar sevmeyeceğim. O adam benim ilk hayal kırıklığımdı. Sorarım size kızlar siz bu duyguyla ne zaman tanıştınız? Ama ben 11 yaşında böyle bir gecenin sabahında ilk kez bir erkek beni hayal kırıklığına uğrattı. O geceden sonra daha da karanlık günler bizi bulmuştu. Açlıkla bir şekil başa çıkıyorduk ama elektriğimiz kesilmişti. Suyumuzu üst komşumuzdan alır olmuştuk.

 

Evden çıkamaz okula gitsem dahi aklımda hep şimdi ne olacak sorularıyla yüzleşir olmuştum. Pazar günlerinden hepimiz nefret ederiz nedeni ertesinin pazartesi olması değil mi? Benimki tamamen farklı. Ben her Pazar üst komşunun çoluk çocuk anne baba hep birlikte Pazar gezmelerine gitmelerini izledim o pencereden. Ve yine o pazarlara kapı önünde izmaritleri tütmeyen sigara külleriyle uyandım. O adam o girmeye yüzünün olmadığı kapı önünde gelmekle gelmemek arasında gidip geliyordu. Yine bir Pazar günüydü. Kapımıza dayanan 4 yabancı. Ödenemeyen faturalar, karanlıkta mum ışığında oturulan geceler bu günü hazırlamıştı. Hacizin ne demek olduğunu o Pazar günü öğrendim. Eşyalarımı almaya gelmişti bir takım yabancı hayır hayır eşyalarımız değil anılarım, anılarımız. Babamın sigarasının külünün yaktığı koltuğumuz, benim kurcalarken bozduğum kumandanın sahibi televizyonumuz, içinde bir kavanoz zeytin, bir şişe sirke ve ekşimiş sütün bulunduğu buzdolabımız. Şimdi hepsi 2 3 yabancının sırtında gözlerimin önünde gidiyordu. Kardeşime bunun bi oyun olduğunu söyledim, inandı. Keşke ben de inanabilseydim. O anki çocuk aklıyla kumbarama yapıştım. Avukat dedikleri adama götürdüm nolur tüm param bu. Yalvarıyorum alma eşyalarımızı dedim. Yine bir adamın karşısındaydım. Yine çaresiz fakat dimdik elimde az da olsa o para dedikleri gücü tutuyordum. Avukat gözlerini dikmişti o kömür karası gözlerimdeki kararlılıktan mı yoksa çaresizlikten mi hangisinden bilmiyorum ama o gözyaşlarına hakim olamamıştı. Ben ilk kez o gün bir erkeği ağlattım. Adamın dedikleri hala aklımda nefret ediyorum bu işi yapmaktan nefret ediyorum dedi ve eşyalarımızı da alıp gittiler. Elimde kumbaram bir köşede oturdum. Ve dayanamadım. Ağladım, dakikalar saatlere bağlandı kimdim neydim unuttum ağladım. Bedenim uykuya yenik düştü, rüyalarımda ağladım. Annem geldi ona sarılıp ağladım. Böyle bir hayatı neden yaşamak zorunda olduğumu düşündüm ağladım. Ve sonra kalktım ve bir söz verdim kendime. Asla bir erkek için ağlamayacaktım hatta hiçbir erkeği beni üzecek kadar yakın da tutmayacaktım. Aslında bir erkeğe ihtiyacım da yoktu. Okuyup büyük adam olacaktım bunları yaşamama izin vermeyecektim. Üzerinden yıllar geçti o adam eve geri döndü, tekrar baba oldu ama ben ona asla baba demedim diyemedim. Bir zamanlar bir aile olmadığımızı benden başka kimse hatırlamadı. Ben yetip giden çocukluğum, melankolik bir kalp ve erkeklere hiçbir zaman güvenemeyeceğim gerçeği ile büyüdüm kocaman bir kadın oldum. Sonra ne mi oldu? Ben aşık oldum. Hiç olmamam gereken bir adama. Kaçıp gitmek çok istedim ama annem gibi olmayı göze alamadım. Çocukluğundan beri hep şu cümle ile büyüttüm o kumdan kaleler yapan küçük kızı. Bir erkeğin karşısında aşkından ölüp bitse dahi ağlamayacak olan o kızı. “Terk edilen olmamak için terk eden olacaksın”. Ve şimdi yatağın sağ tarafına bakıyordum. Uzunca bir süre o tarafta bir beden, erkeğim dedim adama teslim ediyordum gözlerimi uyumadan. Ve demiştim ona şimdi gidersen adı aşk olur. Ve geçmişimin küllerini yatağın sağ tarafında yattığı yastığın içinde saklıyordum. Ve şimdi o boşluğa bakıp gözlerini düşünüyorum her gece uyumadan, üstümüzde bu sefer sıvaları dökülmeyen beyaz bir tavan, kapıdan çıkmadan önce ki son sözlerimi

 

Kadın: gidiyorum ben

“o”: temelli mi?

Kadın: evet

“o”: ağlama ama

Kadın: ağlayacağım ama burada değil.

 

O kadın o adamı çok sevdi, hala da seviyor bir yerlerde gizli saklı, adını her gece rüyalarında hala sayıklar durur. Ama bu kadın kim bilir misin? Bu kadının adı yok sadece gözyaşları çok.

 

 


Yazar Hakkında

Begum YILDIRIM


0 Yorum



İlk yorum yapan sen ol!


Cevap Yaz

(gerekli)